Kadın Olmak.......(Bir sempozyumun ardından)

by Erkan Sarıyıldız 7. Mayıs 2012 16:37

 

5 Mayıs günü bir sosyal sorumluluk projesi olan “Kadın Olmak” adlı sempozyumda

konuşmacıydım. Muhteşem paylaşımlar, keyifli sohbetler arasında geçen sempozyum

ardından heyecanla ayrıldıktan sonra içimde anlam veremediğim garip bir burukluk

farkettim.

Halbuki herşey çok güzeldi, organizasyon muhteşemdi, katılımcılar kendi

alanlarında en iyilerdi, fakat birşeyler bende bu duyguyu ortaya çıkarmıştı.

Sonra düşündüm taşındım ve anladım ki bu kadar süre insan ile uğraşan bir profesyonel

olarak bile kadın dokusunu hala tam olarak anlayamıyormuşum.

Diyeceksiniz ki “Kim kadını tam olarak anlamış ki sen anlayacaksın?”

Tamam doğru, gerçekten  2x2=4 olarak hayata bakan düz mantık bir erkek zihninin, 2x2= ????? olan bir kadın zihnini tam olarak anlaması mümkün değil.

Ama şunu bilin ki aynı şey iki taraf için de geçerli.

İki cins olarak birbirimizi yeterince tanımıyoruz.

Hatta tanımadığımız yetmiyormuş gibi bunun için çabalamıyoruz bile. Herkes bir önceki kuşaktan kendisine örnek aldığı kişinin davranış modelleri içinde debelenip duruyor. Belki bu örnek alma olayı

50 sene öcesinde tutan bir taktikken, artık tamamen yanlışa götürüyor. Bizler anne

babalarımızın dönemlerinden tamamen farklı bir çağda yaşam mücadelesi veriyoruz

ve bunu unutmamalıyız. Eski kadın, eski erkek ya da toptan söylersem eski

insan modeli artık işlemiyor bu devirde. Aile kuralları reforme edilmek zorunda artık.

İş bölümü, sorumluluk paylaşımı, cinsellik hatta çocuğun karşısında durduğumuz yer

bile tekrar sorgulanmak zorunda.

“Ne gereği var, böyle gelmiş, böyle gider” demenin,

“Eski köye yeni adet getirmenin anlamı yok” sözlerinin yeri değil.

O, evde oturan, cepte keklik gördüğümüz, her zaman her an fedakarlık beklediğimiz, bir

koltukta iki değil on karpuz taşımaya zorladığımız ana modeli, kadın modeli değişti.

Gerçekten değişen dünya düzeninde zaten değişmeliydi, o da başka bir mesele.

Artık kadınlarımız evlerinden çıkmaya, sadece evde değil toplumun toplam üretimine

erkeklerle eş katkılarda bulunmaya başladılar.

Doğanın onlara bahşettiği yaratım ayrıcalığını sadece çocuk doğurarak değil, başka muhteşemlikler için kullanmaya başladılar.  

Kadınlıklarını, kadın olmanın ne demek olduğunu başları

dik bir şekilde yeniden tanımlıyorlar.

Kadınlar senelerdir sakladıkları, toplumun en büyük tabusu olan cinselliklerini sorguluyorlar.

  Kısacası KADIN OLMAK kitabı yeniden yazılıyor.

İşte bize, biz erkeklere düşen ise bu kitabın yazılmasını şüpheyle

seyreden bir seyirci olacağımıza, bir kaç satır da olsa katkımızın olması

için uğraşmak. Biliyorum babadan gördüğümüz örneklerle büyümüş bir ara kuşak

olarak yeni kadın modelinin gözler önünde değişen yapısına adapte olmak biraz zor

geliyor. İçimizde kodlanmış ataerkil modelden, eşitlikçi modele geçiş ilk başlarda

zorlayacak gibi gelse de aslında insanlığın bir ileri seviyeye geçişi için olmazsa

olmaz olduğunu göreceksiniz.Bizler yeni düzenin baş mimarlarıyız.

Bizim yetiştirdiğimiz kuşak ise ilk temsilcileri olacak.

 Bizlere çok büyük bir görev düşüyor.

Herkes lütfen elini taşın altına koysun ve değişimi başlatalım.

Sevgilerimle

Erkan Sarıyıldız

www.facebook.com/erkansy

 

 

Tags:

Düşe Kalka.......

by Erkan Sarıyıldız 29. Nisan 2012 21:39


 

 

 

 

Bizler çoğu zaman hayata seyirci kalmayı seçiyoruz farkında mısınız?

Yaşamda o kadar yapacak şey var , o kadar çok olasılık var ki görmemiz için ayaklarımıza serilen. Biz ise kenarda durup bunları sadece seyrediyoruz.

Nedir bu yaşamaktan korkumuz?

Nedir bu yeniliğe karşı çekincemiz?

Hayallerimizi bile kısıtlamayı seçiyoruz.

“Ben ulaşamayacağım şeyi hayal bile etmem” demeyi bir marifetmiş gibi göğsümüzü gere gere söylüyoruz. Altyazısında ben bu güzellikleri almaya kendimde hak görmüyorum, ben iyi şeylere layık değilim kökünün yattığını bile bile.


İçimizde yaşayan ufak, korkak bir çocuğun cılız sesleri bizim sesimizin yerine kendini koyuyor. O sesin içimizdeki muhteşem gücün davudi sesinin yerini almasına izin veriyoruz.

 

Çünkü yenilikler , daha iyiler, daha değerlilere giden yol mücadele gerektiriyor. Kendimizi içine kapadığımız bildik alanlarımızda “Böyle gelmiş, böyle giderlerin” içinde yaşamanın sonsuz rahatını bırakıp, uçsuz bucaksız, önünü göremediğimiz mecraların içinde kaybolacağımızdan korkuyoruz.

 

Bilindik güzel, bilindik güvenli, bilindik rahat geliyor.

 

Ve yaşam acımasız devinimiyle her gün bir öncekinin aynısı şeklinde akıp gidiyor. Bir bakıyoruz ki tren kaçmış, zaman uçup gitmiş.

Sonra da yeni bir bahaneler silsilesi başgösteriyor.

“Ah ben genç olsaydım”lar, “Bu yaştan sonra olurmu” ların şemsiyesinin altına sığınıp, hayatımızı suya sabuna dokunmadan, tali yollarda

düşe kalka geçirip gidiyoruz bu diyarlardan.

Daha da kötüsü içindeki gerçeğin özüne uymayacak şekilde korkakça ve kaçak bir oyun gibi sürdürüyoruz bu süreci.

Hayatınızın gerçeğini deneyimlemenin zamanı gelmedi mi?

Biraz cesur olmanın, hata yapmanın o muhteşem eğiticiliğini deneyimlemenin?

Çok sevdiğim bir söz var

 

Bugüne kadar hata yapmadım diyorsanız gerçekten yaşamamışsınızdır”

Yaptığınız hataların sizin en büyük öğreticileriniz olduklarını, başarısızlıkların bir sonraki başarı için zıplama tahtaları olduğunu unutmayın.

Risk almadan kazanmanız mümkün değil. Bir şeyleri kaybetmeyi göze almadan daha iyiye ulaşamazsınız.

Hayat çoğu zaman güven alanlarınızın dışında yaşanıyor ve sizler bu alanda kalmayı seçtiğiniz müddetçe sadece üç beş olasılığı deneyimleyip, buna “Vay be nasıl bir hayat yaşadım” deyip bu süreci yüceltiyorsunuz.

Hayat dışarıda dostlarım. Buraya ulaşmanın yolu da özgür hayallerinizde.

Hayallerinize gem vurmayın, hayal ettiğiniz her şeye ulaşmanızın sadece sizin zihninizde yaratmanızla gerçekleştiğini ve yaratım gücünüz

ün sınırsız olduğunu bilin.


Geleceğiniz zihninizde yarattıklarınızla çiziliyor.

 

İnsan hayalleri kadar yaşar”

 

Yeni bir güne uyanıp, hayal ettiğiniz ve hakkettiğiniz daha güzel bir hayatı başlatmanız için hiç geç değil.

Hata yapmaktan korkmadan, her düştüğünüzde yeniden kalkabileceğinizi bilerek yeni realitelere yelken açın.

Sizi sınırlayanın sadece kendi korkularınız olduğunu unutmayın.

Sevgilerimle

Erkan Sarıyıldız

 

Tags: , , , , ,

BENİ ANLAMADIN YA......

by Erkan Sarıyıldız 8. Nisan 2012 19:39


 

Siz hiç başkalarının dünyalarını merak ettiniz mi?

Sarısını, morunu, alını onun gözüyle görmenin ne demek olduğunu…

Gülmenin, aşkın, öfkenin, nefretin  başkasının içindeki çalkalanmalarını

Ya  sevdiğine bakarken içinden geçenleri…

Bir babanın yeni doğmuş bebeğine dokunduğunda hissettiklerini, 

İki aşığın birbirine baktıklarında gördüklerini…..

Hiçbirimiz ne yazık ki bu soruların cevabını bilemiyeceğiz.

Herkes kendi  evreninde, kendi  gerçekliğinde kendi donanımlarıyla yaşıyor bu hayatı. Aynı alanda , aynı zamanda , hatta aynı olayın karşısında bulunsak bile herkes farklı şeyler alıyor yaşamdan.

İlk başlarda bunu bilmezdim. Nasıl olur da görmez, bilmez veya anlamaz diye karşımdakilere şaşırırdım.  Sanki herkes benim gözümle hayata bakmalı, benim zihnimle herşeyi değerlendirmeliydi.

Ta ki her insanın içinde ayrı bir evren olduğunu bilinceye kadar.

Dünyada milyarlarca insan varsa, bir o kadar da farklı evren var. Hepsi kendine özel, hepsinin dolabında binlerce gizli bohça saklı. Herkes kendi filmini yazıyor, yönetiyor, oynuyor, ardından göçüp gidiyor.

Gerçeklik dediğimiz bile kişiye özgü. Mutlağı yok bunun, herkese göre değişen halde.

Niye bunları söylüyorum diye düşünebilirsiniz.

Bu aralar bu dediklerimi yoğun bir şekilde  yaşıyorum. Yazılarımda, kitaplarımda, davetli olduğum konuşmalarda ben ne  kadar anlaşılır olmaya çalışsam da, aktardığım şeylerin karşısında her dinleyicinin, okuyucunun farklı bir çıkarımda bulunduğunu farkediyorum. Hatta bazen hiç alakası olmayan yerlere gidebildiğini de şaşkınlıkla görüyorum.

Şaşkınlık dedim ama artık çok da şaşırmadığımı itiraf edeyim. İnsan ile ilgili hiçbir şey artık beni şaşırtmıyor. Beklentisizlik ve yargısızlık alanında herşey o kadar doğal geliyor ki bazen şaşırmak bana keyif  bile veriyor.

“Bir sözün ağzınızdan nasıl çıktığı değil, dinleyenin nasıl anladığı önemlidir.”

Yani siz başkasına anca karşınızdakinin izin verdiği kadarıyla ulaşabiliyorsunuz.

Sizin gerçekliğinizde yarattığınız bir şeyin karşınızdakinin gerçekliğine malolabilmesi için arada bulunan filtrelerden süzülmesi gerekli.  Filtreler ne kadar izin verirse siz o kadar ulaşabilirsiniz.

Bu filtreler bazen öyle garip dinamiklere sahip olyor ki, ya dediğiniz ulaşmıyor ya da ulaştığında tüm özelliğini kaybedip, şekilsiz bir halde ortalıkta salınıyor.

Bu filtreler nedir, nasıl oluşur diyorsunuzdur.

Bugüne kadar yaşanılmışlıkların bütünü, değer yargıları, kalıplar, kurgular, inanışlar bu filtreleri inşa ediyor. Bu arada karşılaşma anındaki yorgunluk, konsantrasyon, konuya alaka ve duyu organlarımızın sağlıklı çalışıp çalışmadığı da ek faktörler.

Uzun lafın kısası siz ne yaparsanız yapın sizin dışınızdakiler sizi anlamak istedikleri veya algı filtrelerinin izin verdiği şekilde anlayacaklar.

O yüzden oturup,

“Beni kimse anlamıyor.”

“Beni anlamadın ya, ben ona yanıyorum”

“Beni öldükten sonra anlayacaklar” gibi drama yüklü laflara tutunupta olayı büyütmeyin.

Siz ne anlatmak istiyorsanız elinizden gelenin en iyisini yaparak anlatın. Yapabileceğiniz tek şey bu çünkü. İşin bundan sonrası artık sizden çıkıyor. Diğerleri ne alırlarsa alırlar, nasıl anlamak isterlerse öyle anlarlar.

Yeter ki yaptığınızın, söylediğinizin, oluşunuzun arkasında sevgiyle ve yargısızca durabilecek gücünüz olsun.

 

Sevgilerimle

 

Erkan Sarıyıldız

 

 

Tags:

PEMBE BİR YAZI

by Erkan Sarıyıldız 11. Ekim 2011 22:23

 

 

“Yaşamak ne güzel” demek geliyor her an içimden.
Bazen insanlar bu kadar karmaşık ve zor geçen hayat içinde benim gibi çiçeklerden böceklerden, hayatın güzelliğinden bahseden kişileri görünce garip garip bakıyor.
“Deli bu adam herhalde. Dolar yükselmiş, ekonomi berbat, dünyada sistemler çöküş sinyalleri veriyor, ne kadar paran olursa olsun kanser tedavi edilemiyor, memleket dışa bağımlı hale getirilmiş, kendi yiyeceğini bile üretemeyecek hale gelmiş bir ülkede yaşıyoruz, hala mutluluktan bahsediyor.”
Steve Jobs dünyanın sayılı zenginlerinden ve gerçekten çığır açan teknolojik bir imparatorluğun en tepesinde de olsa pankreas kanserinden ölünce insanlarda hep bu tip konuşmalar duyuyorum.
“Dünyalara da sahip olsan hayat geçici.”
Sonra da asık suratlar ve karanlık konuşmalar.
İnsanlara “Geleceği nasıl görüyorsunuz?” dediğimde çizilen tablolar korku filmlerinden fırlamış gibi. Gittikçe bireyselliğin zindanına sıkışmış, toplumu birarada tutan değerlerin parça parça olduğu post modernist bir tablo var insanların kafasında. Hele genç neslin gelecek projeksiyonları hakkında konuşmak bile istemiyorum
Ne oluyor bize arkadaşlar demek geliyor içimden.
Yaşamın bu kadar güzelliklerle dolu olduğunu, herşeyi değiştirecek gücün içimizde olduğunu ve hala mutlu olabilmemiz için onlarca sebebin bulunduğunu haykırmak.
“Mutluluk mu? Mümkün mü?”
Benim yaptığım hayal tacirliği değil, gerçekten ve yüzde yüzümle inanarak söylüyorum
“Mutlu olmak ve bu hali sürdürmek mümkün.”
Mutluluğun tarifini yapmaya çalışalım bakalım. Neymiş bu meret şey?
Eminim herkesin mutluluk tarifi farklı olacaktır. Kimi elindeki parayla, kimi sağlıkla, kimi yaşadığı aşklarla ölçütlendirir mutluluğun derecesini. Şunu unutmayın yaptığınız tarif aslında sizin hayatınızda nelerin daha önemli olduğunu bilmeniz açısından birer ipucu.
Tek tek dinlenildiğinde, insanların zihinlerinde mutluluğu bir şeylerle koşullandırdığımızı görebilirsiniz. Daha çok alırsam, daha çok yersem, daha çok birlikte olursam, daha çok gezersem, daha çok, daha çok.
Farkında mısınız, hepimiz mutluluğu hayatımızda birşeyleri arttırırsak yakalayabileceğimizi zannediyoruz.
Benim çok sevdiğim bir laf vardır
“Geçici şeylerle, kalıcı mutluluğu yakalayamazsın.”
Genelde bizlerin mutluluğu yakalayacağımızı düşündüğümüz şeylerin, aslında geçici şeyler üzerine kurulduğunu farketmişsinizdir. O zaman şunu da bilin ki mutluluğu koşullandırdığınız şeye sahip olduğunuzda sizde yarattığı his sadece bir süre kalacaktır. Bir süre sonra yeni bir arayış başlayacak ve bu böyle sürecek. Demek ki sır birşeylere sahip olmakta yatmıyor.
Ben size mutluluğun sırrını açıklıyorum:
“Mutlu olmak bir tercihtir.”
Sizin hayata bakışınızda ufak bir değişim, sizi bu ruh haline sokabilir. Yani aslında biz mutlu olmayı istediğimizde, koşul, ortam ne olursa olsun, sadece bakış açımızı değiştirerek yakalayabiliriz bu güzelliği.
Mutluluğun dışarıdan değil, içimizden kaynaklandığını insanlar artık bilmeli.
Aynı zamanda mutluluğun bulaşıcı bir virüs gibi kolayca yayıldığını da unutmayın. Karşınızda huzur içinde gülümseyen insanlar gördüğünüzde ruh halinizin ne kadar çabuk cevap verdiğini deneyimlemişsinizdir.
Her sabah kalkıp doğan güne şükredin, aldığınız nefese, gördüğünüz, sahip olduğunuz her şeye. Aslında ne kadar çok mutlu olacak şeyin olduğunu farkedin.
Gülün olanca gücünüzle ve gözünüzün önüne koyduğunuz karanlık perde yerine, mutluluk perdesini tercih edin.
İnsanoğlunun bu tercihe ihitiyacı var.
Başlığa gelince gazetelerde hep karanlık yazılar olmaz ya ben de "Pembe bir yazı" yazdım

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız


Tags: ,

ZOR ZAMANLAR

by Erkan Sarıyıldız 25. Eylül 2011 19:11

Zor zamanlardayız.
Ekonomi çıldırmış, insanlar belirsizlik içinde, gençler gelecekten korkuyor ve amaçsızlık dizboyu, gazetelerde cinayet haberleri, suçsuz gençlerimiz ne olduğunu bile anlayamadıkları saçma sapan bir güç savaşı için canlarını veriyorlar, düşen uçak haberleri ardı ardına, aslında dünyanın imkanı yetebilse de hala açlıktan ölen insan sürüleri….. İnanın, açıp gazete okumaktan, televizyonda haberleri izlemekten bile korkar oldum. Yine hangi içler acısı haberle karşılaşacağım diye gündemi takip etme uğruna korka korka öylesine hızlıca bakıp geçmeyi tercih ediyorum.
Bütün bunlar olurken de diğer tarafta, gerçeklerin acıtıcı yüzü yerine sanal yalanlara boğulmaya çalışılan yurdum insanı. Uyuşturucu gibi zihinlere zerkedilen diziler, magazin atışmaları, gittikçe yozlaşan ve toplumun özkültüründen uzaklaşan sanat? eserleri her tarafımızda. Bunun nedeni çok açık, farkettirmeden yoketmek.
Zaman zaman sebebini anlamadığınız iç sıkıntılarını, herşeyden kaçıp kurtulma hissini, yaşamın boş bir süreç olduğu yanılgısını hissetmiyor musunuz?
Günlük yaşamın o mekanik rutinliği, trafikteki karmaşa sık sık çıldıracakmış gibi hissettirmiyor mu?
Sokakta en ufak bir olayda birbiriyle kavga etmek için bekleyen, patlamaya hazır insanlara rastlamıyor musunuz?
İnsanoğlu yeni bir dönemin kapı eşiğinde, değişimin sancılarını yaşıyor.
Dışarıdan bakmayı becerebildiğinizde bu kaosu rahatça görebiliyorsunuz. Üstüste duyduğumuz doğa felaketleri bile aslında dünyanın yeni döneme uyum sancıları.
Zaman zaman umutsuzluğun kapanı içine almaya çalışsa da ben hala umutluyum gelecekten. Bir süre daha bu karmaşa sürecek ama arkasında insanlığın yeni çağında herşeyin bir sebebi olduğunu anlayacaksınız.
Havaya kalkan taşlar yavaş yavaş yerine oturacak.
Bize düşen ise, bu dönemi kendimize dönerek, iç huzurumuzu sağlayarak ve mümkün oldukça bizi aşağıya çeken, karamsarlığa iten uyaranlardan kaçarak geçirmek.
İçimizde kabaran öfke hissini doğayla zaman geçirerek topraklamaya zaman vermeliyiz.
Okuduğumuzu, dinlediğimizi, izlediğimizi özenle seçmeliyiz.
Nefret, öfke, kavga dolu sahneleri çocuklarımıza yaşatmamalıyız.
Ruhumuzu sevgiyle, huzurla besleyecek uğraşlar edinmeliyiz.
Sevmeye ve sevilmeye izin vermeliyiz.
Çünkü tüm bu karmaşanın tek antidotu var; Saf Sevgi.
Herkes kendi realitesini yaratır ve orada yaşar. O yüzden başkalarının karanlık realiteleri sizin gerçekliğiniz olmak zorunda değil.
Bizler karanlığın, ışığımızı altetmesine izin vermemeliyiz.
Şunu unutmayın zifiri karanlık içinde ufacık bir mum ışığı bile aydınlığı başlatmaya yeter.

Sevgiyle kalın

 

Erkan Sarıyıldız


Tags:

BİR GARİP İLK YAZI

by Erkan Sarıyıldız 25. Eylül 2011 18:52

 

 

İlkler beni hep heyecanlandırır. Daha öncesi yoktur ve yaptığınız şey belki de ilk olanla karşılaşanların, sizinle ilgili yargısını oluşturacaktır. Sonuçta ilktir, ilkten sonrası bir daha ilkin bıraktığı izin gücünü aşamayacaktır.

İşte o yüzden heyecanlıyım. Gazetemende ilk yazımı yazıyorum. Sakın zannetmeyin ki ilk defa yazı yazıyorum. O kadar çok platformda yazı yazdım, o kadar kişiye ulaştım ki, bir de yetmezmiş gibi kitap çıkardım. Ama tüm bunlara karşın içimde bir kıpırtı ve sanki abeceyi sökerkenki ilk kelime okumam gibi geliyor sizlerle bu karşılaşma.

Bunları düşünürken yaşam denilen ilginçlikler dolu oyunun daha beni ne kadar şaşırtacağını bilemediğimi farkettim. Her gün hiç planlamadığınız, hiç aklınızın ucuna bile getirmediğiniz bir sürprizin kapınıza geldiğini farkediyorsunuz. Hem de hiç olmadık bir kurguyla ve daha önce tanımadığınız kişilerden.

Tam o sabah daha çok kişiye nasıl ulaşabilirim diye düşünürken yaşam bana “Al işte sana bir yol açıyorum” dedi ve ilginç diyaloglar, tanışmalar, kararlar, ardından hızla gelişen olaylar ve işte ilk yazım.

Bütün bunları niye anlatıyor diyebilirsiniz.

Aslında bu dediğimin hepinizin başına her zaman gelebilecek bir olay olduğunu söylemek için yazıyorum.
Benim burada yaptığım şey gerçekten temiz yüreklilikle sonsuz imkan sahibi evrene bir dilek göndermekti. Ardından hiç de uzun olmayan bir süre sonra karşıma isteğimin cevabı geldi. Şunu bilin ki inanamıyacağınız kadar büyük imkanlar sizleri bekliyor. Sizin alabildikleriniz hayal ettiğiniz kadarı ve farkettikleriniz.

Yaşamın içinde kendimizi birşeylerin, sistemlerin, olayların, kurbanı olarak görmeye o kadar alışmışız ki, aslında hayatlarımızın efendisi olduğunu unutuyoruz.

Bize öğretilmiş olanların, bize dikte edilenlerin aslında bizi gücümüzün farkındalığından uzaklaştırmak için olduğunu, gücümüzü ise öğrendiklerimizi unutup kendimizi yeniden kendi özgünlüğümüzle oluşturarak kazanabileceğimizi söylüyorum.

Hayatı boyunca kurban modunda yaşamış birine, herşeyi yapacak güce sahip olduğunu ve yaşamının tüm sorumluluğunun kendisinde olduğunu söylediğinizde size deli gözüyle bakar. Siz birine elinde olan fakat şimdiye kadar farkettirilmemiş bir gücü olduğunu söylediğinizde önce inanmak istemez. Güç çok güzeldir fakat kullanmakta usta olmadığınızda korkutucudur. Ama en önemlisi de bu güce sahip olunduğu kabul edilirse şimdiye kadar yaşamaya alışılmış düzenin dışında bir yaşama geçilmesi gerekecektir. Oysa en kolayı sızlanmaktır ve kişisel başarısızlıklarının suçunu başkalarına yüklemektir. Benim söylediğim yolda ise sızlanmaya yer yok, mücadele ve kazanılmış zaferler var hem de her saniyesi size ait olan.

Size bir sır vereceğim:

“Hayatınızda ne oluyorsa, ne karşınıza çıkıyorsa ve kimler hayatınıza giriyorsa bilin ki tüm bunların sebebi ve sorumlusu sizsiniz.”

Bu sözler birçoklarınıza klişeleşmiş kişisel gelişim tabirleri olarak gelebilir. Yeni çağ dinleri diye de adlandırabilirsiniz bu söylemlerin kaynağını. Ama bilin ki, burada söylemeye çalıştığım şeye önyargı ile bakmadan anlamaya çalışınca hayatınız değişecek ve belki de ilk defa kendiniz olarak yaşamaya başlayacaksınız.

Sevgiyle kalın

 

Erkan Sarıyıldız

 

 

 

 


Tags:

DOSTUMA ŞÜKRAN

by Erkan Sarıyıldız 4. Ağustos 2011 14:31

 

 

Hep bize yanlış öğretmişler,

Zora katlanmadan kolaya ulaşılmaz diye

O zamanlar ki ahir zamanlar

Ustalar söyler, yeniler dinler;

Yeniler alır, ummana döker.

Sakla samanı gelir zamanlarındaymışım.

En komiği de, doluya koyup almıyanlardanmışım.

 

Ne çokmuş, meğer ne çokmuş.

Aldığım nefes, içtiğim su.

Yediğim yanımda yemediğim arkamdaymış,

Gak guk demeden de ayağıma seriliyormuş ihtiyaçlarım

İçim coşuyormuş, taşıyormuş sevginin cümlesiyle

İlk başlarda verirsem azalır derken,

Şimdi vereyim de çoğalsınlardaymışım.

 

Şükran sunuyorum sana DOSTUM

Bana asıl zenginliğin dahalarda değil, ellerimde,

Yüreğimde ve bir parçacık nefesimde

Bir gülücüğün pembe dudak izlerinde saklandığını,

Gözlerin gördüğünün perde, gönlün gördüğünün esas olduğunu,

Dışa ne veriyorsan içinde aynısının durduğunu

Ve en önemlisi de Sevginin en güçlü olduğunu,

Gönlümdeki engelleri temizlememe yardım edip görmemi sağladığın için

Şükürler olsun sana DOSTUM

 

Sevgiyle ve şükranda kalın

 

ERKAN SARIYILDIZ

 

Tags:

İSTEMENİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

by Erkan Sarıyıldız 3. Ağustos 2011 19:32

 

 

 

 

Kendime çok gülüyorum. Hele son zamanlarda bu o kadar arttı ki sonunda kendimle dalga geçmeyi öğrendiğimin farkına vardım. Ne büyük özgürlükmüş bu. O odalara sığdıramadığımız, övgü üstüne övgü sıraladığımız, kusur ne kelime ufacık da olsa hatalı olduğunu görmeye bile tahammül edemediğimiz, herşeyin  en iyisi, en akıllısı, en yakışıklısı (hehehehe) olan sizle alay etmeye başladığınızda, sonunda ilk defa kendinizle gerçekten, dürüstçe  dost olmaya başladığınızın farkına varıyorsunuz. “Oh be!” deyip, “Bu aşamayı da geçtim!” deyip keyfini çıkarıyorum şimdilerde.

Diyeceksiniz yine bu adam nelerle uğraşıyor da bu ohlar, zafer çığlıkları vs vs. Konuyu anlattığımda bu muymuş mesele, ne kadar da önemsiz diyebilirsiniz ama herkesin kendi özgünlüğüne uygun olarak meseleleri büyük veya küçük algılaması değişir. Benim büyük meselem de buymuş.

Açıklıyorum:

BEN İSTEME ÖZÜRLÜYMÜŞÜM.

Bu da neymiş böyle, istemek ne kadar doğal bir şey diyordur bazılarınız. (Ki bu kişilere şanslı gözüyle baktığımı ve hatta biraz da kıskandığımı itiraf ediyorum.) Son zamanlarda o kadar çok mesleleyle, o kadar çok yönlü işlerle (sadece birisi bile tek kişinin güç sınırlarını aşacak şekilde  yüklü meselelerdi) uğraşıyorken, bir gün farkına vardım ki ben tek nefer olarak Don Kişot’un yeldeğirmenleriyle savaşını taklit ediyorum. Elimde kılıç, dönen pervanelere doğru biteviye ve cesaretle saldırıp duruyorum.  Hatta bu koşuşuturmalar sırasında etrafımdakilerin sözlerini dinlemeye bile zaman ayırmadan ( Ben en iyisini zaten bilirim ya?????) koş babam koş. 

Hatta bir ara hiç sevmesem, yazılarımda onlarca kez lanetlesem de drama yaratıp kendimi içine sokmaya bile başladığımı farkettiğimde:

“Dur bakalım, ne yapıyorsun sen; kendine gelmenin zamanıdır” dedi içimdeki bilge.

“Ortaya sorunu dök ve çözümü beraber üretelim. Sen bu güne kadar ne sorunlarla savaştın ve kazandın. Bunları da halledersin.”

Sorun ne idi ki ben bu koşturma da yetemiyeceğimi hissetmiştim. Bu kadar senedir her tarafımı delik deşik edip nerede ne yapıyorumları  o kadar irdeledikten sonra, bakalım karşımıza neler çıkacak diye bir iç yolculuğa çıktım.

Birebir çalışmalarda onlarca kişinin hayatındaki tıkanıklıkları açma, yeni bakış açıları kazandırma ustalığına eriştikten sonra yeni bir “Terzi kendi söküğünü dikemez” olayı yaratmamak için kendimi bir vaka olarak ele aldım. 

Birinci kazanımım şu artık kendimle rahatça yüzleşebildiğimi bir kere daha gördüm ki bu bir çoğumunuz aşamadığı en önemli ilk basamaktır. Kendimize kendimizle ilgili o kadar yalanlar ve pembe gözlük hikayeleri anlatmaya alışmışken, birinin doğruları acımasızca hem de en yakınına yani kendisine söylemesi  esasında çok zor bir basamaktır. İnsan bazı kazanımlara sahip olduğunu kendisine zaman zaman ispatladığında çalışmalarının meyvelendiğini görmenin huzuruna kavuşuyor.

Elimdeki potansiyeli sonuna kadar zorlayıp bir şeylere sürekli koşturduğumu, sürekli yeni projeler, açılımlar yapmaya çalıştığımı, bir an bile boş vakit bırakmayıp “Daha yapılacak neler var?” diye sürekli kendime sorduğumu,  sürekli yükselen çıtalar belirlediğimi ve bunları aşmak için de zihnimde yeni çözüm mekanizmaları türettiğimi farkettim. Ama en önemlisi de bütün bunları yaparken her basamakta ana güç kaynağı olarak sadece kendimi koyduğumu buldum. Evet ben, yardım talep etmeyi, istemeyi bilmiyordum. Her şeye yeterim, her şeyi yaparım, her tarafta olurumların (her şeyi bilirim dememi bekliyorsunuz ama onun üstünden çoktan geçtim ve haddimi bilirim) aslında gereksiz bir kişisel yüklenme olduğunun yeni yeni farkındayım.  Erkan aynı zamanda yardım isteyebilir, bir şeylerin olması için birilerinden destek istiyebilir, yapılması gerekenleri birilerine yükleyebilirin emekleme süreçlerini yaşıyorum. Oh be dünya varmış.

Aynı zamanda, yapım alanına soktuklarınızın gözlerinden büyük resmin ince ayrıntıları daha iyi görülebiliyormuş. Senelerdir bu kadar şeyi tek başına yaparken, şimdi aynı sürede hem de keyifli keyifli yapmaya başladım. İçimde tutacağıma, isteklerimi açık ve seçik ifade etmenin özgürlüğünün dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum.  Deymeyin keyfime.

Bir de şunu gördüm ki benim eskilerde en büyük engelim  bir başkasının yardım etmeyi kendisinin istemesini beklemekmiş. İlk başlarda bunu akıl edemeyip yardım etmedikleri için insanları beklenti kazanına sokup kaynatıp pişirmişim. Sonunda  beklentisizliği de artık  içimde harmanladığım için, bu süreci de aşıp artık kimseden bir şey beklememekteymişim.

Bilmesine bile izin vermediğiniz o canım beklentilerinizi karşılamadığı için başkalarına haksızlık etmiyormusunuz, bir düşünün.

Artık özgürce istemeyi seçiyorum. Destek, yardım, yanındalık, sevgi, ilgi, herşeyi ama herşeyi…….

İlk başlarda etrafınızdakiler şaşırıyor ama bu kısa sürüyor merak etmeyin. Aslında, istemeyi bilen birisiyle yaşamanın daha rahat ve şeffaf bir konfor olduğunun farkına varıyorlar.

İçerde birşey biriktirilmeden, -meli –malılı iç konuşmalardan uzaklaşarak yaşamak ne keyifliymiş böyle.

Siz de deneyin, buyurun bakalım.



Sevgiyle kalın



Erkan Sarıyıldız



 

 

  

Tags:

KULLANIM KILAVUZU

by Erkan Sarıyıldız 20. Haziran 2011 11:30

 

Eveeeeetttt.... yine konumuz ilişkiler. İlişkilerin her an yeni bir mesele yaratma potansiyeli sürdüğü müddetçe yaz yaz, konuş konuş, yaşa yaşa bu konu her zaman gündemde kalacağa benziyor. Her an, her dakika değişen, dinamik bir süreç olduğu ve tek kişilik yaşanmadığı için  yüzlerce yıldır  herkesin ortak uğraşı ve üretme alanı. 

Tam, herşey oturdu, her taş yerini buldu dediğinizde, bir bakıyorsunuz hala en temel alanlarında çok önemli bir sorunla karşılaşıyorsunuz. Nereden çıktı bu diyorsunuz, onu onarıyorsunuz, ardından bir yenisi. Tabii her olayın ardından yaralar, yaraların iyileşme süreçleri, yeni dinamiklerin kurulması, yapının sağlamlaştırma çalışmaları. Biteviye uğraş vereceğiniz bir alan burası. Tek başına olsa kolay ama ilişki için mutlaka sizin dışınızda başkaları giriyor hayatınıza. Kişinin kendisi ile  bile ilişkisinin ne kadar  sorunlara gebe olduğu düşünülürse, iki ayrı BEN’in ortak bir platformda  bir süreci yaşamasının, ne kadar kanlı canlı olaylar doğurabileceğini anlarsınız.

İkili ilişkilerde uzun süredir özellikle çok üstünden geçtiğim bir konu beklentiler. Sizin dışınızdaki bir kişinin olması gerekli tanımlamasını zihninize kazıyıp, onun kendi özgür iradesini konu bile etmeden, o tanının içindeki kurallara göre yaşamasını beklemekten bahsediyorum.  Bu durumda zaten bir başkası ile ilişki kurulmamış oluyor. İlişkiyi  siz ve sizin kafanızdaki sanal kişi ile kuruyorsunuz. Bu yanılsama içinde iken karşınızdaki ne olursa, ne yaparsa yapsın, sizin kafanızdaki kuralları belirlenmiş, sınırları çizilmiş alanda olduğu müddetçe bir sorun oluşmaz. Ama iş bu kadar basit değil. Karşınızdakinin özgür iradesi işin içine girdiğinde, ilk seferinde  olmazsa ikinci seferinde mutlaka bir hayal kırıklığı kapıda bekler. Burada olması gerekenler diye belirlediklerinizin ağırlığı aslında sizi tutsak etmiştir. Karşınızdaki kendi istediğini yapar ve bunu yapmakta da özgürdür, çünkü gerçekte ilişki dediğimiz alanlar mahkumiyet alanları değil, herkesin kendisini özgürce yaşayabileceği alanlar olmalıdır. Diyorum da genelde ilişki denildiğinde iki tarafta bir sahiplenme güdüsü belirdiğini de unutmayalım. “Sen benimsin, ben seninim” ile başlar genelde ilişkiler. İşte başladığı anda da ilk yalan söylenmiştir. Sahiplenme, ilişkinin gerçek bir ilişki olmasını engelleyici olan ana konudur.

Çünkü “İlişki birbirini yaşamaktır, sahiplenmek değil.”

 Eğer kendinizi bir başka varlığa sahip olarak görüyor ve bu çerçevede yaşamak istiyorsanız, kendi yalanınıza kendiniz inanıyorsunuz demektir ki, burada hayata karşı olan dürüstlüğünüzü de sorgulamanız gerekir. Bir yalanı yaşayacağınıza, gerçek için ölmek daha hayırlıdır.

Siz herhangi birini kendi sahiplenme alanınızın içinde ne kadar tutmaya çalışırsanız çalışın, bir gün gelecek o kişi de kendi özerkliği konusunda savaşını vermek isteyecektir.

İlişkiler savaş mıdır?

Tabii ki değil. İlişkiler yaşamın kendisidir. Her birey  ilişkilerinde kendini gerçekleştirmek  ve kendisi olarak sürdürmek ister ne yaşanıyorsa.

Bu kadar laf salatası nereye getirdi bizi. İlişkiler beklentisiz olduğunda ve ilişki yaşayanların kendi özgür iradelerine uygun şekilde yaşandığında, gerçekten ortada sağlıklı  bir ilişki var diyoruz. Bunun başka alternatifleri yaşanmıyor mu. Oooooooo; O kadar çok çeşit ilişki gözlüyorum ki. Şunu da unutmamak lazım mutlak doğru diye bir şey yoktur ve kimse ilişkiler  için böyle olmalı diyemez.  Çok sevdiğim bir lafı da söylemeden edemiyeceğim

“Her ilişkinin dinamiği kendine özgüdür.”

“Madem öyle diyorsun da neden dinamiklere karışıyorsun?”  denilebilir Erkan Efendi’ye. Her ilişkiye saygım sonsuz, ama artık bireyin özgür olması ve kendini gerçekleştirmesi gereken bir enerjisel alana giriyoruz. Bu esaslara göre kurulmamış olan ilişkiler bir süre sonra ortada kalamıyacak o yüzden bu ukalalığı yapıyorum.

 “Herkes kendini ifade edebiliyor, kendini yaşıyor. Bu durum ilişkiyi değil de ikili bireyselliği getirmez mi?” diye bir soru aklınıza gelebilir.

İşte bu konu çok çetrefilli. Berabersiniz, bir süreci beraber geçirme kararı almışsınız ve bunun için elinizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorsunuz. Çünkü ortada bir ortak paydayı paylaşıyorsunuz yani ilişkiyi. Bu paydayı sahiplenmezseniz zaten ilişki olamaz ki. Buradaki anahtar nokta elinizden gelenin en iyisini yapma noktası. Birliktelikler gerçekten emek istiyor. Emek derken, kendiniz olmayın, karşınızdakinin istediği gibi olundan bahsetmiyorum. Sadece karşınızdaki kişinin kullanma kılavuzlarını iyi okuyun ve ona göre yaşayın diyorum.

Bu kullanma kılavuzu da nereden çıktı şimdi değil mi? ne güzel konuşuyorduk. Karşınızdaki kişinin yapısı için kafanızda bir şablon oluşturmadan özgürce deneyimle deyip, arkasından kılavuzdan bahsetmek çok da uygunsuz oldu gibi gelebilir. Uzun süreli birlikteliklerde, karşınızdaki kişiyi kendi oluşturduğunuz resim içinden değerlendirmeden hangi olayda ne tepkiler vereceğini aşağı yukarı biliriz. İşte bu kılavuz, karşınızdaki kişinin otantik yapısının ana kurallarını içeren bilgi birikiminizdir.  Bu sizin değil, o kişinin oluşturduğu özgün bir yapıdır. Bu kılavuz sabit bir yapı zannetmeyin sakın, kişi ilişkilerin gelişmişliği içinde her an bu kılavuzu yenileme özgürlüğüne sahiptir. Zaten insanın sabit bir varlık olmaması, onun en büyük özelliğidir.

İşte ilişkilerin en zorlandığı alana giriyoruz. Bir kişi ile eğer bir ilişki yaşamak istiyorsanız, sizin değil, yaşanılmışlıkların kurallarını belirlediği bir alan içine girdiğinizin farkında olmanız lazım. Buradaki en önemli tuzak, karşınızdakini kendi filtremizden görmemiz olur ki, zaten o zaman ilişki baştan yanlışa gider. Neyi ne zaman yapar, neye kızar, ne kadar zorlanabilir gibi bir çok değişkenin parametrelerini zaman içinde az çok öğrenmişsinizdir. Burdaki ince soru şu, siz gerçekten bu ilişkiyi sürdürmek istiyor musunuz, yoksa inceldiği yerden kopsun diyebilecek kadar umarsızca mı yaklaşıyorsunuz? Bu sorulara vereceğiniz cevap ilişkinin geleceğini belirleyicidir.

 Eğer ilişkinizin uzun süreli ve iki taraf için besleyici bir şekilde sürmesini istiyorsanız biraz çaba istiyor. Karşısındakini tanımak ve kendi özel alanınızın sınırlarını karşınızdaki yüce varlığın özel alanları ile yumuşak geçişlerle düzenlemek gerçek inceliktir. Bu kendinden ödün vermek değil, ilişkinin uzun süreli ve sağlıklı olması için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmaktır.

Bütün bu aşamalardan geçildi, ilişki çok güzel bir dinamik içinde ilerliyor, yani herşey harika. Bunun ardından da ilişki sizi geliştiriyor mu, siz ilişkinizi ve karşınızdakini besliyormusunuz? sorusu geliyor.

Evrensel ana kurallardan biri “Ya büyürsün, ya ölürsün.”

Herşeyde olduğu gibi ilişkilerde de değişim ve gelişim kaçınılmaz olandır. Çünkü her an, herşey değişim içindeyken bundan ilişkinizin de nasiplenmemesi mümkün değil. Bir de hep söylerim ya, kişinin en çok kendinin farkındalığına geçtiği alanlar ilişkilerdir. Her ilişkiniz size bir koca kitap yazdıracak şeyler içerir aslında ama, bunları farkedebilirseniz.  İlişkisel farkındalık denilen şey aslında çok komplike fakat bir o kadar da yüceltici.

Neler yaşıyoruz bir bakalım beraber.

İkili ilişkinizde bir olay yaşadığınızda bunun size katması gereken hediyeler öyle bir bakışta görülecek kadar aşikar değildir çoğu zaman. Ben madem yaşadım öyleyse hediyemide almalıyım diyorsanız, burada sormamız gereken iki adet soru var.

Bu olay bana ne gösterdi?

Bana bu olayı gösteren kişiyi ben niye hayatıma dahil ettim?

“Hayatı hep böyle komplike mi yaşayacağız?” diye sorabilirsiniz bana. Başta gerçekten öyleymiş gibi geliyor ama, temel yapılarınızı ve kendinizin farkedemediğiniz ince özelliklerinizi anlamanın başka yolu yok. Biliyorsunuz başımıza ne geliyor, karşımıza kimler veya ne olaylar çıkıyorsa, bütün bunların yazarı da, oynayanı da, seyredeni de bizleriz. O yüzden bir olay gerçekleştiğinde “Ben bana göstermek için bu mizanseni neden oluşturdum?” demeye başladığınızda, ne yaşadığınızı çok daha iyi görebiliyorsunuz.

İlişkiler, özellikle yakın olanları hakkında o kadar çok söylenecek, yazılacak şey var ki. Bir süre sonra ben yine hadi bakalım ilişkilerden bahsedeceğim deyince şaşırmamanızı tavsiye ederim. Farkındalıklı yaşam içinde her gün, her ilişkinizden o kadar çok şey alıyorsunuz ki, zaman zaman bu kazanımları sizlerle paylaşmakta yarar görüyorum.

Sevgiyle kalın

 

Erkan Sarıyıldız  

 

 

Tags:

VİRÜS

by Erkan Sarıyıldız 12. Haziran 2011 22:54

 

"Ben sonunda yaşamın anlamını ve bu işin dinamiğini çözdüm"  diye bağırasım geliyor. Yaşama o kadar yüce anlamlar, o kadar gereksiz misyonlar yüklemişiz ki, gözümüzün önünde durup, beni gör diye bağıran cevabı  ciddiye almayıp,  daha komplike cevaplar aramayı sürdürüyoruz. Bu cevabın peşinde aylar seneler geçiriyoruz ve  çoğu zaman dünyadan geçip gidecekken esas cevabın, başta adam yerine koymadığımız olanı olduğunu anlıyoruz. Nedir bu kendimizi büyük görme, anlam yükleme, megalomanik hezeyanlar.

Kardeşlerim, yaşamın sırrını açıklıyorum:

Mükemmel bir bütünlüğün parçası olarak, bütünün kendini deneyimlemesi deneyinin dünya kolunun bir üyesiyiz. Aslında herşeye kadir, her zaman var olmuş ve olacak olan, yani birliğin bütün özelliklerini taşıyan yüce bir varlık iken, kendimizi beden denilen algı filtreleri ve kısıtlı yapabilitesi olan bir yapının içine girdirip, bir de kendi mükemmelliğimizi unutturuyoruz. Tamam bu kadarını onlarca kez yazdım söyledim. Biliyoruz bunları diyorsunuz duyuyorum.

Bedene kendimizi tıktığımız yetmiyormuş gibi, yaşamımızın nasıl gideceği, yaşam boyu nelerle uğraşacağımız, hangi yaftaları yapıştırıp daha sonra bunları çıkartmaya çalışacağımızı, çocukluk dönemine (hatta ilk 3-4 yaşa) sığdırıp, tüm erişkinlik hayatımız boyunca da bunların böyle olmadığını kendimize öğretmeye çalışarak geçiriyoruz. Yani aslında tüm yaşadığımız her şey üst benliğimizin danışıklı döğüşü. 

“Hepsi bu mu? Yaşamımın bundan daha büyük anlamlar içerdiğini  hissediyorum. Benim yaşam misyonlarım var. İnsanlığı yücelteceğim” vs. vs. vs.

Bu dediklerinizin neden söylendiğini anlayabiliyorum.  Kendimizi o kadar çok önemsemeye alışmışız ve hep daha önemli bir şey yapacakmış gibi onlarca “Dünyayı Kurtaran Adam” filmleri seyretmişiz ki, bundan başka şeyler düşünmenizi beklemiyordum. Egoların da şişkinliği cabası tabii ki. Koskoca “BEN” nasıl olur da aslında makro bir sistemin mikro parçası olabilir.

Biz mikroymuşuz da, makroymuşuz da, aslında esas mesele bunlar değil önce buradan çıkmamız lazım. Neysek neyiz, önemli olan madem ki birliğin kendini deneyimlemesini sağlayan bir koluz aynı zamanda çok da önemliyiz. Biliyorsunuz tüm evreni bir vücuda benzetirsek bedenin düzenli ve doğru şekilde çalışması için her hücrenin  de ayrı önemi olduğunu anlayabilirsiniz.  Bir organınızın hücreleri uygunsuz çalıştığında tüm vücudu etkilediğini deneyimlemişsinizdir. Bazen birkaç hücre grubunun kendi başında buyruk çalışması neticesi kanser denilen hastalığın tüm vücudun yaşamsal faaliyetlerini tehdit edici hale geldiğini biliyoruz. Yani hem çok küçüğüz, hem de olmazsa olmazız.

Bu sürecin en önemli bölümü, kendini unutmuş ruhun, bedendeki ilk yıllarına sığdırdığı geleceği belirleme dönemi olan çocukluğumuz. Bu dönemde  dünyaya gelirken çalışmak üzere planladığımız konulara uygun senaryolar yazabilmek için algılarımız öylesine açık duruyorlar ki, hayatınızın hiç bir döneminde bu kadar uyanık olamıyacağınızı söylemek isterim. Hatta daha anne karnında bile etrafın duygusal yüklerini hissetmeye başlıyoruz. İstenen bir gebelik mi, yoksa kazara mı olan bir gebelik, anne huzurlu mu, evde nasıl konuşuluyor, kavga gürültü var mı, doğulacak ortam konforlu mu? Tüm bu söylediklerim algılanılanların yüzde biridir herhalde.

 Sonra doğuyoruz. Doğum nasıl oldu,  anne ile temas nasıl yaşandı, evdeki ortam sevgi dolu mu, ihtiyaçlar karşılanıyor mu, her ağlanıldığında cevap veriliyor mu, yaşatılan her türlü zorluğa ve yorgunluğa ragmen her an anne-baba başınızda beliriyor mu, anne depresyonda mı, baba destekliyor mu ?

Görüyorsunuz değil mi, bir çocuğunuz olduğu andan itibaren sadece ne yaptığınız değil ne hissettiğinizi dahi gözleyen  alıcılarla donanmış  cingöz bir varlıkla yaşamaya başlıyorsunuz. Çoğu zaman da olumlulardan çok olumsuz olanları almaya proğramlanmış. Yüz kere gece kalkın,  gözünüzden uyku akarken ağlayan çocuğunuza ilgi şefkat gösterin, bir kere bunu yapmadığınız da hemen “Ben sevilmeye layık değil miyim acaba?” diyecek kadar nankör bir varlık.

Tüm gün çalışıp, yorgun argın eve gittiğinizde,  onun için önemli olan bir aktivite de yeterince katılım göstermediğiniz için “Ben değersizim” diyecek kadar garip.

İlk şarkısını söylediğinde yeterince alkışlamadığınız için “Ben yeterince iyi değilim” diyecek kadar da  acıtıcı.

Evet, size insanoğlunun bence hepsinin köklerine ve her taraflarına işlemiş olarak, yaşamlarını zorlaştırıp üstesinden gelmeye çalıştıkları üç ana düşünce kalıbı, işte böyle saçma sapan olaylar sonucu oluşabiliyor. Bu düşünce kalıpları  ne zaman oluştu, nasıl gelişti bile diyemeden çabucak zihinlere sızan çok bulaşıcı virüsler gibiler. Yaptığım tüm çalışmalarda herkeste bu üçünden birinin veye ikisinin bulunduğunu görüyorum.

Bu düşünce kalıplarının başlangıcı işte çocukluk döneminde aldığımız “Çocukluk kararlarından” kök buluyor.   Tüm erişkinliğimiz, yani yaşamımız bu kararların üstesinden gelmek üzere yapılan uğraşlarımızla geçiyor. Bu kalıplar yaşamı algılama şeklimizi belirlediği gibi, yaratıcı yanı olan birer varlık olduğumuz için aynı zamanda yaşamımızın kendisini de belirliyor.

“Ben değersizim” virüsüne yakalanmış bir insan hayatına kendini değersiz hissettirecek olayları ve insanları çekiyor. Tüm yaşamı bu duygu selinde boğulmalarla geçiyor. Psikiatristlere gidiyor, koçlara koşuyor (yaşam koçları), yüzeyde görünen sonuçları temizlemeye çalışıyor. Temizlemek diyorum ama öyle kolay da değil. Bir zarınızı temizliyorsunuz sonra alttan çıkan tertemiz dediğiniz alanda da aynı virüsün başka bir hasarıyla karşılaşıyorsunuz. Katman üstüne katman, zar üstüne zar. Ta ki kök duyguyu yani çocukluk kararınızı bulup onu yeniden programlayana kadar. İşte ondan sonrası özgürlük.

“Kök duyguyu bul, sonra yeniden programla” dedim ama bu süreç aslında çok da kolay bir iş değil. Çoğu zaman bu modelin eşliğinde yaşamaya o kadar alışmış oluyoruz ki, her hücremize işlemiş bir kirden temizlenmek gibi bir şey.

“Oley, temizledim” diyorsunuz, sonra bir bakıyorsunuz, bir süredir kullanmadığınız bir olay örgüsünde karşınıza yeniden çıkıyor.  Tam diyorsunuz daha karşıma çıkmaz, sonra bir bakıyorsunuz ki tam karşınızda size gülerek bakıyor.

Bu kadar laf ettim, umutsuzluğa sürüklemeye çalışıyorum zannetmeyin. Sonuçta önemli olan ilk seferinde kök duygunuzu yani virüsünüzü  farketmek. Bundan sonrası eğer iyileşmeye kararlıysanız her karşınıza çıktığınızda yeniden temizleme süreciyle geçiyor.

Bir süre sonra  dost oluyorsunuz, “Yine mi karşıma çıktın, ne haber” gibi konuşabilecek kadar samimi bir ilişki başlıyor aranızda.

 Hastalığı tedavinin ilk basamağı tanı koymaktır. En azından tanıyı koyun sonrasını çözersiniz. Çözemezseniz beraber uğraşırız. (Tabii ki dilerseniz.). Grup ve bireysel çalışmalarımızda ana konumuz bunlarla uğraşmak.

Şifa dileklerimle

 

Erkan Sarıyıldız

Tags:

Erkan Sarıyıldız

1970 yılında Adana’da doğdum. Ardından yoğun bir eğitim süreci, İstanbul Tıp Fakültesi, İç hastalıkları Uzmanlığı ihtisası yaptım. Evliyim ve bir kızım var.

Herşey Üniversite sırasında Nietzsche ile tanışmamla başladı. Ondan önce öğretilmiş, kurgulanmış dogmalarla ne kadar rahattım. O deli görünüşlü Zerdüşt adamın öğretileriyle tüm dogmalarım yıkılıp darmadağın olmuştu. Ardından önce kendimi, toplumdaki yerimi sorgulamalar, ben kimim amacım ne sorularına cevap vermek amacıyla seneler seneler...

Yazı Listesi

Yayınlanan Yazılar