PİŞMANLIK TRENİ

by Erkan Sarıyıldız 23. Ekim 2011 14:39

 

 

 

 

“Hayatta kullanmayı sevmediğin söz nedir?” diye sorsanız bunların en başında “Keşke” gelir.

Keşke, topu topu beş harften oluşan bir kelime olsa da, altında yatan sorgulamaları deşmeye kalkarsanız koskoca kitaplara sığmayacak derinlikler içerir.

Keşke, yapılmamışların, yapılamamışların işaretidir.

Keşke, binmeniz gerektiği halde binmediğiniz tren geçtikten sonra ardından son vagona bakmanızdır. Bir daha trenin perona girmeyeceğini bilmenin acısıyla, içiniz acıyarak…

Keşke, korkularımız ve yersiz endişelerimizin güzelliklere açılan kapılardan geçmemizi engellemesinin pişmanlığıdır.

 Keşke, o sımsıkı sarıldığımız, içinde olduğumuzu bile bilmeden üstüste kilitlerini eklediğimiz güven alanlarımızın içinden dışarıyı özlemenin haykırışıdır.

 Hayatınızı bir sorgulayın bakalım.

Bu, çoğu zaman tek yönde gidişe izin veren yolda, ne kadar U dönüş aradığınızı, ne kadar pişmanlık duyduğunuzu, yapabilecekken yapmayıp ardından ne kadar çok ağladıklarınızı barındırdığını bir farkedin.

Kaçırdığınız sevgileri, yitirdiğiniz zamanları, en sevdiklerinizle paylaşacakken bir hiç uğruna harcayıp geçirdiğiniz yılları.

 “İnsanoğlu bazı şeylerin değerini kaybedince anlarmış, bazılarını da bitirince.”

Bu eski düşünce kalıplarına ihtiyacımız yok. Bir şeylerin değerini anlamak için kaybetmeye veya bitirmeye gerek yok. İçindeyken, sahipken, olurken olana şükredelim.

Dünyasal zaman bir daha dönmemek üzere an üstüne an geçerken, HAYATIM deyip yücelttiğimiz bu sürecin, bu anlara sıkıştırdığınız şeyler olduğunu anlayalım artık. Bir daha 2011 yılının Ekim ayı gelmeyecek, bir daha şimdiki yaşınızda olmayacaksınız ve bir daha  şu anı yaşamayacaksınız.

Bir gözden geçirin, bugüne kadar hiç gerçekten kendiniz oldunuz mu? Yaptıklarınız gerçekten yapmak istedikleriniz mi?

En önemlisi, kendinizi gerçekten sevdiniz mi? Tüm hatalarıyla, acemilikleriyle kabullenerek, tüm güzellikleriye öğünerek.

Bir şeyleri öteleyerek, bir şeyleri kolayca harcayarak, yapabilecekken yapmayarak, istediğiniz kişi olabilecekken başkalarının olmanızı istediği kişi olarak yaşayarak pişmanlık  dağları oluşturmayın arkanızda.

 Hayatı, bir anafora kapılmış dibe çekiliyor hissiyle değil, her an kontrolün kendinizde olduğunu hissederek yaşamanın ne demek olduğunu biliyor musunuz?

Ve ardınızda keşkeler bırakmadan, pişmanlık yükleri taşımadan yürümenin ne büyük bir konfor olduğunu?

Aslında hiçbir şey için geç değil. Bu günü yeni yaşamınızın doğum günü olarak ilan edip önünüze bakabilirsiniz. 

Geçmiş, adı üstünde geçmişte kaldı ve bu gün yeni bir gün.

Hayatınızı sırtınıza yük yükleyerek değil, safraları atarak yaşamanın zamanıdır.

Ve bu yeni günde  her adıma kendi imzanızı atarak…

 

 Sevgiyle kalın

 

Erkan Sarıyıldız

 

 

Tags:

PEMBE BİR YAZI

by Erkan Sarıyıldız 11. Ekim 2011 22:23

 

 

“Yaşamak ne güzel” demek geliyor her an içimden.
Bazen insanlar bu kadar karmaşık ve zor geçen hayat içinde benim gibi çiçeklerden böceklerden, hayatın güzelliğinden bahseden kişileri görünce garip garip bakıyor.
“Deli bu adam herhalde. Dolar yükselmiş, ekonomi berbat, dünyada sistemler çöküş sinyalleri veriyor, ne kadar paran olursa olsun kanser tedavi edilemiyor, memleket dışa bağımlı hale getirilmiş, kendi yiyeceğini bile üretemeyecek hale gelmiş bir ülkede yaşıyoruz, hala mutluluktan bahsediyor.”
Steve Jobs dünyanın sayılı zenginlerinden ve gerçekten çığır açan teknolojik bir imparatorluğun en tepesinde de olsa pankreas kanserinden ölünce insanlarda hep bu tip konuşmalar duyuyorum.
“Dünyalara da sahip olsan hayat geçici.”
Sonra da asık suratlar ve karanlık konuşmalar.
İnsanlara “Geleceği nasıl görüyorsunuz?” dediğimde çizilen tablolar korku filmlerinden fırlamış gibi. Gittikçe bireyselliğin zindanına sıkışmış, toplumu birarada tutan değerlerin parça parça olduğu post modernist bir tablo var insanların kafasında. Hele genç neslin gelecek projeksiyonları hakkında konuşmak bile istemiyorum
Ne oluyor bize arkadaşlar demek geliyor içimden.
Yaşamın bu kadar güzelliklerle dolu olduğunu, herşeyi değiştirecek gücün içimizde olduğunu ve hala mutlu olabilmemiz için onlarca sebebin bulunduğunu haykırmak.
“Mutluluk mu? Mümkün mü?”
Benim yaptığım hayal tacirliği değil, gerçekten ve yüzde yüzümle inanarak söylüyorum
“Mutlu olmak ve bu hali sürdürmek mümkün.”
Mutluluğun tarifini yapmaya çalışalım bakalım. Neymiş bu meret şey?
Eminim herkesin mutluluk tarifi farklı olacaktır. Kimi elindeki parayla, kimi sağlıkla, kimi yaşadığı aşklarla ölçütlendirir mutluluğun derecesini. Şunu unutmayın yaptığınız tarif aslında sizin hayatınızda nelerin daha önemli olduğunu bilmeniz açısından birer ipucu.
Tek tek dinlenildiğinde, insanların zihinlerinde mutluluğu bir şeylerle koşullandırdığımızı görebilirsiniz. Daha çok alırsam, daha çok yersem, daha çok birlikte olursam, daha çok gezersem, daha çok, daha çok.
Farkında mısınız, hepimiz mutluluğu hayatımızda birşeyleri arttırırsak yakalayabileceğimizi zannediyoruz.
Benim çok sevdiğim bir laf vardır
“Geçici şeylerle, kalıcı mutluluğu yakalayamazsın.”
Genelde bizlerin mutluluğu yakalayacağımızı düşündüğümüz şeylerin, aslında geçici şeyler üzerine kurulduğunu farketmişsinizdir. O zaman şunu da bilin ki mutluluğu koşullandırdığınız şeye sahip olduğunuzda sizde yarattığı his sadece bir süre kalacaktır. Bir süre sonra yeni bir arayış başlayacak ve bu böyle sürecek. Demek ki sır birşeylere sahip olmakta yatmıyor.
Ben size mutluluğun sırrını açıklıyorum:
“Mutlu olmak bir tercihtir.”
Sizin hayata bakışınızda ufak bir değişim, sizi bu ruh haline sokabilir. Yani aslında biz mutlu olmayı istediğimizde, koşul, ortam ne olursa olsun, sadece bakış açımızı değiştirerek yakalayabiliriz bu güzelliği.
Mutluluğun dışarıdan değil, içimizden kaynaklandığını insanlar artık bilmeli.
Aynı zamanda mutluluğun bulaşıcı bir virüs gibi kolayca yayıldığını da unutmayın. Karşınızda huzur içinde gülümseyen insanlar gördüğünüzde ruh halinizin ne kadar çabuk cevap verdiğini deneyimlemişsinizdir.
Her sabah kalkıp doğan güne şükredin, aldığınız nefese, gördüğünüz, sahip olduğunuz her şeye. Aslında ne kadar çok mutlu olacak şeyin olduğunu farkedin.
Gülün olanca gücünüzle ve gözünüzün önüne koyduğunuz karanlık perde yerine, mutluluk perdesini tercih edin.
İnsanoğlunun bu tercihe ihitiyacı var.
Başlığa gelince gazetelerde hep karanlık yazılar olmaz ya ben de "Pembe bir yazı" yazdım

Sevgiyle kalın

Erkan Sarıyıldız


Tags:

ZOR ZAMANLAR

by Erkan Sarıyıldız 25. Eylül 2011 19:11

Zor zamanlardayız.
Ekonomi çıldırmış, insanlar belirsizlik içinde, gençler gelecekten korkuyor ve amaçsızlık dizboyu, gazetelerde cinayet haberleri, suçsuz gençlerimiz ne olduğunu bile anlayamadıkları saçma sapan bir güç savaşı için canlarını veriyorlar, düşen uçak haberleri ardı ardına, aslında dünyanın imkanı yetebilse de hala açlıktan ölen insan sürüleri….. İnanın, açıp gazete okumaktan, televizyonda haberleri izlemekten bile korkar oldum. Yine hangi içler acısı haberle karşılaşacağım diye gündemi takip etme uğruna korka korka öylesine hızlıca bakıp geçmeyi tercih ediyorum.
Bütün bunlar olurken de diğer tarafta, gerçeklerin acıtıcı yüzü yerine sanal yalanlara boğulmaya çalışılan yurdum insanı. Uyuşturucu gibi zihinlere zerkedilen diziler, magazin atışmaları, gittikçe yozlaşan ve toplumun özkültüründen uzaklaşan sanat? eserleri her tarafımızda. Bunun nedeni çok açık, farkettirmeden yoketmek.
Zaman zaman sebebini anlamadığınız iç sıkıntılarını, herşeyden kaçıp kurtulma hissini, yaşamın boş bir süreç olduğu yanılgısını hissetmiyor musunuz?
Günlük yaşamın o mekanik rutinliği, trafikteki karmaşa sık sık çıldıracakmış gibi hissettirmiyor mu?
Sokakta en ufak bir olayda birbiriyle kavga etmek için bekleyen, patlamaya hazır insanlara rastlamıyor musunuz?
İnsanoğlu yeni bir dönemin kapı eşiğinde, değişimin sancılarını yaşıyor.
Dışarıdan bakmayı becerebildiğinizde bu kaosu rahatça görebiliyorsunuz. Üstüste duyduğumuz doğa felaketleri bile aslında dünyanın yeni döneme uyum sancıları.
Zaman zaman umutsuzluğun kapanı içine almaya çalışsa da ben hala umutluyum gelecekten. Bir süre daha bu karmaşa sürecek ama arkasında insanlığın yeni çağında herşeyin bir sebebi olduğunu anlayacaksınız.
Havaya kalkan taşlar yavaş yavaş yerine oturacak.
Bize düşen ise, bu dönemi kendimize dönerek, iç huzurumuzu sağlayarak ve mümkün oldukça bizi aşağıya çeken, karamsarlığa iten uyaranlardan kaçarak geçirmek.
İçimizde kabaran öfke hissini doğayla zaman geçirerek topraklamaya zaman vermeliyiz.
Okuduğumuzu, dinlediğimizi, izlediğimizi özenle seçmeliyiz.
Nefret, öfke, kavga dolu sahneleri çocuklarımıza yaşatmamalıyız.
Ruhumuzu sevgiyle, huzurla besleyecek uğraşlar edinmeliyiz.
Sevmeye ve sevilmeye izin vermeliyiz.
Çünkü tüm bu karmaşanın tek antidotu var; Saf Sevgi.
Herkes kendi realitesini yaratır ve orada yaşar. O yüzden başkalarının karanlık realiteleri sizin gerçekliğiniz olmak zorunda değil.
Bizler karanlığın, ışığımızı altetmesine izin vermemeliyiz.
Şunu unutmayın zifiri karanlık içinde ufacık bir mum ışığı bile aydınlığı başlatmaya yeter.

Sevgiyle kalın

 

Erkan Sarıyıldız


Tags:

BİR GARİP İLK YAZI

by Erkan Sarıyıldız 25. Eylül 2011 18:52

 

 

İlkler beni hep heyecanlandırır. Daha öncesi yoktur ve yaptığınız şey belki de ilk olanla karşılaşanların, sizinle ilgili yargısını oluşturacaktır. Sonuçta ilktir, ilkten sonrası bir daha ilkin bıraktığı izin gücünü aşamayacaktır.

İşte o yüzden heyecanlıyım. Gazetemende ilk yazımı yazıyorum. Sakın zannetmeyin ki ilk defa yazı yazıyorum. O kadar çok platformda yazı yazdım, o kadar kişiye ulaştım ki, bir de yetmezmiş gibi kitap çıkardım. Ama tüm bunlara karşın içimde bir kıpırtı ve sanki abeceyi sökerkenki ilk kelime okumam gibi geliyor sizlerle bu karşılaşma.

Bunları düşünürken yaşam denilen ilginçlikler dolu oyunun daha beni ne kadar şaşırtacağını bilemediğimi farkettim. Her gün hiç planlamadığınız, hiç aklınızın ucuna bile getirmediğiniz bir sürprizin kapınıza geldiğini farkediyorsunuz. Hem de hiç olmadık bir kurguyla ve daha önce tanımadığınız kişilerden.

Tam o sabah daha çok kişiye nasıl ulaşabilirim diye düşünürken yaşam bana “Al işte sana bir yol açıyorum” dedi ve ilginç diyaloglar, tanışmalar, kararlar, ardından hızla gelişen olaylar ve işte ilk yazım.

Bütün bunları niye anlatıyor diyebilirsiniz.

Aslında bu dediğimin hepinizin başına her zaman gelebilecek bir olay olduğunu söylemek için yazıyorum.
Benim burada yaptığım şey gerçekten temiz yüreklilikle sonsuz imkan sahibi evrene bir dilek göndermekti. Ardından hiç de uzun olmayan bir süre sonra karşıma isteğimin cevabı geldi. Şunu bilin ki inanamıyacağınız kadar büyük imkanlar sizleri bekliyor. Sizin alabildikleriniz hayal ettiğiniz kadarı ve farkettikleriniz.

Yaşamın içinde kendimizi birşeylerin, sistemlerin, olayların, kurbanı olarak görmeye o kadar alışmışız ki, aslında hayatlarımızın efendisi olduğunu unutuyoruz.

Bize öğretilmiş olanların, bize dikte edilenlerin aslında bizi gücümüzün farkındalığından uzaklaştırmak için olduğunu, gücümüzü ise öğrendiklerimizi unutup kendimizi yeniden kendi özgünlüğümüzle oluşturarak kazanabileceğimizi söylüyorum.

Hayatı boyunca kurban modunda yaşamış birine, herşeyi yapacak güce sahip olduğunu ve yaşamının tüm sorumluluğunun kendisinde olduğunu söylediğinizde size deli gözüyle bakar. Siz birine elinde olan fakat şimdiye kadar farkettirilmemiş bir gücü olduğunu söylediğinizde önce inanmak istemez. Güç çok güzeldir fakat kullanmakta usta olmadığınızda korkutucudur. Ama en önemlisi de bu güce sahip olunduğu kabul edilirse şimdiye kadar yaşamaya alışılmış düzenin dışında bir yaşama geçilmesi gerekecektir. Oysa en kolayı sızlanmaktır ve kişisel başarısızlıklarının suçunu başkalarına yüklemektir. Benim söylediğim yolda ise sızlanmaya yer yok, mücadele ve kazanılmış zaferler var hem de her saniyesi size ait olan.

Size bir sır vereceğim:

“Hayatınızda ne oluyorsa, ne karşınıza çıkıyorsa ve kimler hayatınıza giriyorsa bilin ki tüm bunların sebebi ve sorumlusu sizsiniz.”

Bu sözler birçoklarınıza klişeleşmiş kişisel gelişim tabirleri olarak gelebilir. Yeni çağ dinleri diye de adlandırabilirsiniz bu söylemlerin kaynağını. Ama bilin ki, burada söylemeye çalıştığım şeye önyargı ile bakmadan anlamaya çalışınca hayatınız değişecek ve belki de ilk defa kendiniz olarak yaşamaya başlayacaksınız.

Sevgiyle kalın

 

Erkan Sarıyıldız

 

 

 

 


Tags:

DOSTUMA ŞÜKRAN

by Erkan Sarıyıldız 4. Ağustos 2011 14:31

 

 

Hep bize yanlış öğretmişler,

Zora katlanmadan kolaya ulaşılmaz diye

O zamanlar ki ahir zamanlar

Ustalar söyler, yeniler dinler;

Yeniler alır, ummana döker.

Sakla samanı gelir zamanlarındaymışım.

En komiği de, doluya koyup almıyanlardanmışım.

 

Ne çokmuş, meğer ne çokmuş.

Aldığım nefes, içtiğim su.

Yediğim yanımda yemediğim arkamdaymış,

Gak guk demeden de ayağıma seriliyormuş ihtiyaçlarım

İçim coşuyormuş, taşıyormuş sevginin cümlesiyle

İlk başlarda verirsem azalır derken,

Şimdi vereyim de çoğalsınlardaymışım.

 

Şükran sunuyorum sana DOSTUM

Bana asıl zenginliğin dahalarda değil, ellerimde,

Yüreğimde ve bir parçacık nefesimde

Bir gülücüğün pembe dudak izlerinde saklandığını,

Gözlerin gördüğünün perde, gönlün gördüğünün esas olduğunu,

Dışa ne veriyorsan içinde aynısının durduğunu

Ve en önemlisi de Sevginin en güçlü olduğunu,

Gönlümdeki engelleri temizlememe yardım edip görmemi sağladığın için

Şükürler olsun sana DOSTUM

 

Sevgiyle ve şükranda kalın

 

ERKAN SARIYILDIZ

 

Tags:

İSTEMENİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

by Erkan Sarıyıldız 3. Ağustos 2011 19:32

 

 

 

 

Kendime çok gülüyorum. Hele son zamanlarda bu o kadar arttı ki sonunda kendimle dalga geçmeyi öğrendiğimin farkına vardım. Ne büyük özgürlükmüş bu. O odalara sığdıramadığımız, övgü üstüne övgü sıraladığımız, kusur ne kelime ufacık da olsa hatalı olduğunu görmeye bile tahammül edemediğimiz, herşeyin  en iyisi, en akıllısı, en yakışıklısı (hehehehe) olan sizle alay etmeye başladığınızda, sonunda ilk defa kendinizle gerçekten, dürüstçe  dost olmaya başladığınızın farkına varıyorsunuz. “Oh be!” deyip, “Bu aşamayı da geçtim!” deyip keyfini çıkarıyorum şimdilerde.

Diyeceksiniz yine bu adam nelerle uğraşıyor da bu ohlar, zafer çığlıkları vs vs. Konuyu anlattığımda bu muymuş mesele, ne kadar da önemsiz diyebilirsiniz ama herkesin kendi özgünlüğüne uygun olarak meseleleri büyük veya küçük algılaması değişir. Benim büyük meselem de buymuş.

Açıklıyorum:

BEN İSTEME ÖZÜRLÜYMÜŞÜM.

Bu da neymiş böyle, istemek ne kadar doğal bir şey diyordur bazılarınız. (Ki bu kişilere şanslı gözüyle baktığımı ve hatta biraz da kıskandığımı itiraf ediyorum.) Son zamanlarda o kadar çok mesleleyle, o kadar çok yönlü işlerle (sadece birisi bile tek kişinin güç sınırlarını aşacak şekilde  yüklü meselelerdi) uğraşıyorken, bir gün farkına vardım ki ben tek nefer olarak Don Kişot’un yeldeğirmenleriyle savaşını taklit ediyorum. Elimde kılıç, dönen pervanelere doğru biteviye ve cesaretle saldırıp duruyorum.  Hatta bu koşuşuturmalar sırasında etrafımdakilerin sözlerini dinlemeye bile zaman ayırmadan ( Ben en iyisini zaten bilirim ya?????) koş babam koş. 

Hatta bir ara hiç sevmesem, yazılarımda onlarca kez lanetlesem de drama yaratıp kendimi içine sokmaya bile başladığımı farkettiğimde:

“Dur bakalım, ne yapıyorsun sen; kendine gelmenin zamanıdır” dedi içimdeki bilge.

“Ortaya sorunu dök ve çözümü beraber üretelim. Sen bu güne kadar ne sorunlarla savaştın ve kazandın. Bunları da halledersin.”

Sorun ne idi ki ben bu koşturma da yetemiyeceğimi hissetmiştim. Bu kadar senedir her tarafımı delik deşik edip nerede ne yapıyorumları  o kadar irdeledikten sonra, bakalım karşımıza neler çıkacak diye bir iç yolculuğa çıktım.

Birebir çalışmalarda onlarca kişinin hayatındaki tıkanıklıkları açma, yeni bakış açıları kazandırma ustalığına eriştikten sonra yeni bir “Terzi kendi söküğünü dikemez” olayı yaratmamak için kendimi bir vaka olarak ele aldım. 

Birinci kazanımım şu artık kendimle rahatça yüzleşebildiğimi bir kere daha gördüm ki bu bir çoğumunuz aşamadığı en önemli ilk basamaktır. Kendimize kendimizle ilgili o kadar yalanlar ve pembe gözlük hikayeleri anlatmaya alışmışken, birinin doğruları acımasızca hem de en yakınına yani kendisine söylemesi  esasında çok zor bir basamaktır. İnsan bazı kazanımlara sahip olduğunu kendisine zaman zaman ispatladığında çalışmalarının meyvelendiğini görmenin huzuruna kavuşuyor.

Elimdeki potansiyeli sonuna kadar zorlayıp bir şeylere sürekli koşturduğumu, sürekli yeni projeler, açılımlar yapmaya çalıştığımı, bir an bile boş vakit bırakmayıp “Daha yapılacak neler var?” diye sürekli kendime sorduğumu,  sürekli yükselen çıtalar belirlediğimi ve bunları aşmak için de zihnimde yeni çözüm mekanizmaları türettiğimi farkettim. Ama en önemlisi de bütün bunları yaparken her basamakta ana güç kaynağı olarak sadece kendimi koyduğumu buldum. Evet ben, yardım talep etmeyi, istemeyi bilmiyordum. Her şeye yeterim, her şeyi yaparım, her tarafta olurumların (her şeyi bilirim dememi bekliyorsunuz ama onun üstünden çoktan geçtim ve haddimi bilirim) aslında gereksiz bir kişisel yüklenme olduğunun yeni yeni farkındayım.  Erkan aynı zamanda yardım isteyebilir, bir şeylerin olması için birilerinden destek istiyebilir, yapılması gerekenleri birilerine yükleyebilirin emekleme süreçlerini yaşıyorum. Oh be dünya varmış.

Aynı zamanda, yapım alanına soktuklarınızın gözlerinden büyük resmin ince ayrıntıları daha iyi görülebiliyormuş. Senelerdir bu kadar şeyi tek başına yaparken, şimdi aynı sürede hem de keyifli keyifli yapmaya başladım. İçimde tutacağıma, isteklerimi açık ve seçik ifade etmenin özgürlüğünün dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum.  Deymeyin keyfime.

Bir de şunu gördüm ki benim eskilerde en büyük engelim  bir başkasının yardım etmeyi kendisinin istemesini beklemekmiş. İlk başlarda bunu akıl edemeyip yardım etmedikleri için insanları beklenti kazanına sokup kaynatıp pişirmişim. Sonunda  beklentisizliği de artık  içimde harmanladığım için, bu süreci de aşıp artık kimseden bir şey beklememekteymişim.

Bilmesine bile izin vermediğiniz o canım beklentilerinizi karşılamadığı için başkalarına haksızlık etmiyormusunuz, bir düşünün.

Artık özgürce istemeyi seçiyorum. Destek, yardım, yanındalık, sevgi, ilgi, herşeyi ama herşeyi…….

İlk başlarda etrafınızdakiler şaşırıyor ama bu kısa sürüyor merak etmeyin. Aslında, istemeyi bilen birisiyle yaşamanın daha rahat ve şeffaf bir konfor olduğunun farkına varıyorlar.

İçerde birşey biriktirilmeden, -meli –malılı iç konuşmalardan uzaklaşarak yaşamak ne keyifliymiş böyle.

Siz de deneyin, buyurun bakalım.



Sevgiyle kalın



Erkan Sarıyıldız



 

 

  

Tags:

KULLANIM KILAVUZU

by Erkan Sarıyıldız 20. Haziran 2011 11:30

 

Eveeeeetttt.... yine konumuz ilişkiler. İlişkilerin her an yeni bir mesele yaratma potansiyeli sürdüğü müddetçe yaz yaz, konuş konuş, yaşa yaşa bu konu her zaman gündemde kalacağa benziyor. Her an, her dakika değişen, dinamik bir süreç olduğu ve tek kişilik yaşanmadığı için  yüzlerce yıldır  herkesin ortak uğraşı ve üretme alanı. 

Tam, herşey oturdu, her taş yerini buldu dediğinizde, bir bakıyorsunuz hala en temel alanlarında çok önemli bir sorunla karşılaşıyorsunuz. Nereden çıktı bu diyorsunuz, onu onarıyorsunuz, ardından bir yenisi. Tabii her olayın ardından yaralar, yaraların iyileşme süreçleri, yeni dinamiklerin kurulması, yapının sağlamlaştırma çalışmaları. Biteviye uğraş vereceğiniz bir alan burası. Tek başına olsa kolay ama ilişki için mutlaka sizin dışınızda başkaları giriyor hayatınıza. Kişinin kendisi ile  bile ilişkisinin ne kadar  sorunlara gebe olduğu düşünülürse, iki ayrı BEN’in ortak bir platformda  bir süreci yaşamasının, ne kadar kanlı canlı olaylar doğurabileceğini anlarsınız.

İkili ilişkilerde uzun süredir özellikle çok üstünden geçtiğim bir konu beklentiler. Sizin dışınızdaki bir kişinin olması gerekli tanımlamasını zihninize kazıyıp, onun kendi özgür iradesini konu bile etmeden, o tanının içindeki kurallara göre yaşamasını beklemekten bahsediyorum.  Bu durumda zaten bir başkası ile ilişki kurulmamış oluyor. İlişkiyi  siz ve sizin kafanızdaki sanal kişi ile kuruyorsunuz. Bu yanılsama içinde iken karşınızdaki ne olursa, ne yaparsa yapsın, sizin kafanızdaki kuralları belirlenmiş, sınırları çizilmiş alanda olduğu müddetçe bir sorun oluşmaz. Ama iş bu kadar basit değil. Karşınızdakinin özgür iradesi işin içine girdiğinde, ilk seferinde  olmazsa ikinci seferinde mutlaka bir hayal kırıklığı kapıda bekler. Burada olması gerekenler diye belirlediklerinizin ağırlığı aslında sizi tutsak etmiştir. Karşınızdaki kendi istediğini yapar ve bunu yapmakta da özgürdür, çünkü gerçekte ilişki dediğimiz alanlar mahkumiyet alanları değil, herkesin kendisini özgürce yaşayabileceği alanlar olmalıdır. Diyorum da genelde ilişki denildiğinde iki tarafta bir sahiplenme güdüsü belirdiğini de unutmayalım. “Sen benimsin, ben seninim” ile başlar genelde ilişkiler. İşte başladığı anda da ilk yalan söylenmiştir. Sahiplenme, ilişkinin gerçek bir ilişki olmasını engelleyici olan ana konudur.

Çünkü “İlişki birbirini yaşamaktır, sahiplenmek değil.”

 Eğer kendinizi bir başka varlığa sahip olarak görüyor ve bu çerçevede yaşamak istiyorsanız, kendi yalanınıza kendiniz inanıyorsunuz demektir ki, burada hayata karşı olan dürüstlüğünüzü de sorgulamanız gerekir. Bir yalanı yaşayacağınıza, gerçek için ölmek daha hayırlıdır.

Siz herhangi birini kendi sahiplenme alanınızın içinde ne kadar tutmaya çalışırsanız çalışın, bir gün gelecek o kişi de kendi özerkliği konusunda savaşını vermek isteyecektir.

İlişkiler savaş mıdır?

Tabii ki değil. İlişkiler yaşamın kendisidir. Her birey  ilişkilerinde kendini gerçekleştirmek  ve kendisi olarak sürdürmek ister ne yaşanıyorsa.

Bu kadar laf salatası nereye getirdi bizi. İlişkiler beklentisiz olduğunda ve ilişki yaşayanların kendi özgür iradelerine uygun şekilde yaşandığında, gerçekten ortada sağlıklı  bir ilişki var diyoruz. Bunun başka alternatifleri yaşanmıyor mu. Oooooooo; O kadar çok çeşit ilişki gözlüyorum ki. Şunu da unutmamak lazım mutlak doğru diye bir şey yoktur ve kimse ilişkiler  için böyle olmalı diyemez.  Çok sevdiğim bir lafı da söylemeden edemiyeceğim

“Her ilişkinin dinamiği kendine özgüdür.”

“Madem öyle diyorsun da neden dinamiklere karışıyorsun?”  denilebilir Erkan Efendi’ye. Her ilişkiye saygım sonsuz, ama artık bireyin özgür olması ve kendini gerçekleştirmesi gereken bir enerjisel alana giriyoruz. Bu esaslara göre kurulmamış olan ilişkiler bir süre sonra ortada kalamıyacak o yüzden bu ukalalığı yapıyorum.

 “Herkes kendini ifade edebiliyor, kendini yaşıyor. Bu durum ilişkiyi değil de ikili bireyselliği getirmez mi?” diye bir soru aklınıza gelebilir.

İşte bu konu çok çetrefilli. Berabersiniz, bir süreci beraber geçirme kararı almışsınız ve bunun için elinizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorsunuz. Çünkü ortada bir ortak paydayı paylaşıyorsunuz yani ilişkiyi. Bu paydayı sahiplenmezseniz zaten ilişki olamaz ki. Buradaki anahtar nokta elinizden gelenin en iyisini yapma noktası. Birliktelikler gerçekten emek istiyor. Emek derken, kendiniz olmayın, karşınızdakinin istediği gibi olundan bahsetmiyorum. Sadece karşınızdaki kişinin kullanma kılavuzlarını iyi okuyun ve ona göre yaşayın diyorum.

Bu kullanma kılavuzu da nereden çıktı şimdi değil mi? ne güzel konuşuyorduk. Karşınızdaki kişinin yapısı için kafanızda bir şablon oluşturmadan özgürce deneyimle deyip, arkasından kılavuzdan bahsetmek çok da uygunsuz oldu gibi gelebilir. Uzun süreli birlikteliklerde, karşınızdaki kişiyi kendi oluşturduğunuz resim içinden değerlendirmeden hangi olayda ne tepkiler vereceğini aşağı yukarı biliriz. İşte bu kılavuz, karşınızdaki kişinin otantik yapısının ana kurallarını içeren bilgi birikiminizdir.  Bu sizin değil, o kişinin oluşturduğu özgün bir yapıdır. Bu kılavuz sabit bir yapı zannetmeyin sakın, kişi ilişkilerin gelişmişliği içinde her an bu kılavuzu yenileme özgürlüğüne sahiptir. Zaten insanın sabit bir varlık olmaması, onun en büyük özelliğidir.

İşte ilişkilerin en zorlandığı alana giriyoruz. Bir kişi ile eğer bir ilişki yaşamak istiyorsanız, sizin değil, yaşanılmışlıkların kurallarını belirlediği bir alan içine girdiğinizin farkında olmanız lazım. Buradaki en önemli tuzak, karşınızdakini kendi filtremizden görmemiz olur ki, zaten o zaman ilişki baştan yanlışa gider. Neyi ne zaman yapar, neye kızar, ne kadar zorlanabilir gibi bir çok değişkenin parametrelerini zaman içinde az çok öğrenmişsinizdir. Burdaki ince soru şu, siz gerçekten bu ilişkiyi sürdürmek istiyor musunuz, yoksa inceldiği yerden kopsun diyebilecek kadar umarsızca mı yaklaşıyorsunuz? Bu sorulara vereceğiniz cevap ilişkinin geleceğini belirleyicidir.

 Eğer ilişkinizin uzun süreli ve iki taraf için besleyici bir şekilde sürmesini istiyorsanız biraz çaba istiyor. Karşısındakini tanımak ve kendi özel alanınızın sınırlarını karşınızdaki yüce varlığın özel alanları ile yumuşak geçişlerle düzenlemek gerçek inceliktir. Bu kendinden ödün vermek değil, ilişkinin uzun süreli ve sağlıklı olması için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmaktır.

Bütün bu aşamalardan geçildi, ilişki çok güzel bir dinamik içinde ilerliyor, yani herşey harika. Bunun ardından da ilişki sizi geliştiriyor mu, siz ilişkinizi ve karşınızdakini besliyormusunuz? sorusu geliyor.

Evrensel ana kurallardan biri “Ya büyürsün, ya ölürsün.”

Herşeyde olduğu gibi ilişkilerde de değişim ve gelişim kaçınılmaz olandır. Çünkü her an, herşey değişim içindeyken bundan ilişkinizin de nasiplenmemesi mümkün değil. Bir de hep söylerim ya, kişinin en çok kendinin farkındalığına geçtiği alanlar ilişkilerdir. Her ilişkiniz size bir koca kitap yazdıracak şeyler içerir aslında ama, bunları farkedebilirseniz.  İlişkisel farkındalık denilen şey aslında çok komplike fakat bir o kadar da yüceltici.

Neler yaşıyoruz bir bakalım beraber.

İkili ilişkinizde bir olay yaşadığınızda bunun size katması gereken hediyeler öyle bir bakışta görülecek kadar aşikar değildir çoğu zaman. Ben madem yaşadım öyleyse hediyemide almalıyım diyorsanız, burada sormamız gereken iki adet soru var.

Bu olay bana ne gösterdi?

Bana bu olayı gösteren kişiyi ben niye hayatıma dahil ettim?

“Hayatı hep böyle komplike mi yaşayacağız?” diye sorabilirsiniz bana. Başta gerçekten öyleymiş gibi geliyor ama, temel yapılarınızı ve kendinizin farkedemediğiniz ince özelliklerinizi anlamanın başka yolu yok. Biliyorsunuz başımıza ne geliyor, karşımıza kimler veya ne olaylar çıkıyorsa, bütün bunların yazarı da, oynayanı da, seyredeni de bizleriz. O yüzden bir olay gerçekleştiğinde “Ben bana göstermek için bu mizanseni neden oluşturdum?” demeye başladığınızda, ne yaşadığınızı çok daha iyi görebiliyorsunuz.

İlişkiler, özellikle yakın olanları hakkında o kadar çok söylenecek, yazılacak şey var ki. Bir süre sonra ben yine hadi bakalım ilişkilerden bahsedeceğim deyince şaşırmamanızı tavsiye ederim. Farkındalıklı yaşam içinde her gün, her ilişkinizden o kadar çok şey alıyorsunuz ki, zaman zaman bu kazanımları sizlerle paylaşmakta yarar görüyorum.

Sevgiyle kalın

 

Erkan Sarıyıldız  

 

 

Tags:

VİRÜS

by Erkan Sarıyıldız 12. Haziran 2011 22:54

 

"Ben sonunda yaşamın anlamını ve bu işin dinamiğini çözdüm"  diye bağırasım geliyor. Yaşama o kadar yüce anlamlar, o kadar gereksiz misyonlar yüklemişiz ki, gözümüzün önünde durup, beni gör diye bağıran cevabı  ciddiye almayıp,  daha komplike cevaplar aramayı sürdürüyoruz. Bu cevabın peşinde aylar seneler geçiriyoruz ve  çoğu zaman dünyadan geçip gidecekken esas cevabın, başta adam yerine koymadığımız olanı olduğunu anlıyoruz. Nedir bu kendimizi büyük görme, anlam yükleme, megalomanik hezeyanlar.

Kardeşlerim, yaşamın sırrını açıklıyorum:

Mükemmel bir bütünlüğün parçası olarak, bütünün kendini deneyimlemesi deneyinin dünya kolunun bir üyesiyiz. Aslında herşeye kadir, her zaman var olmuş ve olacak olan, yani birliğin bütün özelliklerini taşıyan yüce bir varlık iken, kendimizi beden denilen algı filtreleri ve kısıtlı yapabilitesi olan bir yapının içine girdirip, bir de kendi mükemmelliğimizi unutturuyoruz. Tamam bu kadarını onlarca kez yazdım söyledim. Biliyoruz bunları diyorsunuz duyuyorum.

Bedene kendimizi tıktığımız yetmiyormuş gibi, yaşamımızın nasıl gideceği, yaşam boyu nelerle uğraşacağımız, hangi yaftaları yapıştırıp daha sonra bunları çıkartmaya çalışacağımızı, çocukluk dönemine (hatta ilk 3-4 yaşa) sığdırıp, tüm erişkinlik hayatımız boyunca da bunların böyle olmadığını kendimize öğretmeye çalışarak geçiriyoruz. Yani aslında tüm yaşadığımız her şey üst benliğimizin danışıklı döğüşü. 

“Hepsi bu mu? Yaşamımın bundan daha büyük anlamlar içerdiğini  hissediyorum. Benim yaşam misyonlarım var. İnsanlığı yücelteceğim” vs. vs. vs.

Bu dediklerinizin neden söylendiğini anlayabiliyorum.  Kendimizi o kadar çok önemsemeye alışmışız ve hep daha önemli bir şey yapacakmış gibi onlarca “Dünyayı Kurtaran Adam” filmleri seyretmişiz ki, bundan başka şeyler düşünmenizi beklemiyordum. Egoların da şişkinliği cabası tabii ki. Koskoca “BEN” nasıl olur da aslında makro bir sistemin mikro parçası olabilir.

Biz mikroymuşuz da, makroymuşuz da, aslında esas mesele bunlar değil önce buradan çıkmamız lazım. Neysek neyiz, önemli olan madem ki birliğin kendini deneyimlemesini sağlayan bir koluz aynı zamanda çok da önemliyiz. Biliyorsunuz tüm evreni bir vücuda benzetirsek bedenin düzenli ve doğru şekilde çalışması için her hücrenin  de ayrı önemi olduğunu anlayabilirsiniz.  Bir organınızın hücreleri uygunsuz çalıştığında tüm vücudu etkilediğini deneyimlemişsinizdir. Bazen birkaç hücre grubunun kendi başında buyruk çalışması neticesi kanser denilen hastalığın tüm vücudun yaşamsal faaliyetlerini tehdit edici hale geldiğini biliyoruz. Yani hem çok küçüğüz, hem de olmazsa olmazız.

Bu sürecin en önemli bölümü, kendini unutmuş ruhun, bedendeki ilk yıllarına sığdırdığı geleceği belirleme dönemi olan çocukluğumuz. Bu dönemde  dünyaya gelirken çalışmak üzere planladığımız konulara uygun senaryolar yazabilmek için algılarımız öylesine açık duruyorlar ki, hayatınızın hiç bir döneminde bu kadar uyanık olamıyacağınızı söylemek isterim. Hatta daha anne karnında bile etrafın duygusal yüklerini hissetmeye başlıyoruz. İstenen bir gebelik mi, yoksa kazara mı olan bir gebelik, anne huzurlu mu, evde nasıl konuşuluyor, kavga gürültü var mı, doğulacak ortam konforlu mu? Tüm bu söylediklerim algılanılanların yüzde biridir herhalde.

 Sonra doğuyoruz. Doğum nasıl oldu,  anne ile temas nasıl yaşandı, evdeki ortam sevgi dolu mu, ihtiyaçlar karşılanıyor mu, her ağlanıldığında cevap veriliyor mu, yaşatılan her türlü zorluğa ve yorgunluğa ragmen her an anne-baba başınızda beliriyor mu, anne depresyonda mı, baba destekliyor mu ?

Görüyorsunuz değil mi, bir çocuğunuz olduğu andan itibaren sadece ne yaptığınız değil ne hissettiğinizi dahi gözleyen  alıcılarla donanmış  cingöz bir varlıkla yaşamaya başlıyorsunuz. Çoğu zaman da olumlulardan çok olumsuz olanları almaya proğramlanmış. Yüz kere gece kalkın,  gözünüzden uyku akarken ağlayan çocuğunuza ilgi şefkat gösterin, bir kere bunu yapmadığınız da hemen “Ben sevilmeye layık değil miyim acaba?” diyecek kadar nankör bir varlık.

Tüm gün çalışıp, yorgun argın eve gittiğinizde,  onun için önemli olan bir aktivite de yeterince katılım göstermediğiniz için “Ben değersizim” diyecek kadar garip.

İlk şarkısını söylediğinde yeterince alkışlamadığınız için “Ben yeterince iyi değilim” diyecek kadar da  acıtıcı.

Evet, size insanoğlunun bence hepsinin köklerine ve her taraflarına işlemiş olarak, yaşamlarını zorlaştırıp üstesinden gelmeye çalıştıkları üç ana düşünce kalıbı, işte böyle saçma sapan olaylar sonucu oluşabiliyor. Bu düşünce kalıpları  ne zaman oluştu, nasıl gelişti bile diyemeden çabucak zihinlere sızan çok bulaşıcı virüsler gibiler. Yaptığım tüm çalışmalarda herkeste bu üçünden birinin veye ikisinin bulunduğunu görüyorum.

Bu düşünce kalıplarının başlangıcı işte çocukluk döneminde aldığımız “Çocukluk kararlarından” kök buluyor.   Tüm erişkinliğimiz, yani yaşamımız bu kararların üstesinden gelmek üzere yapılan uğraşlarımızla geçiyor. Bu kalıplar yaşamı algılama şeklimizi belirlediği gibi, yaratıcı yanı olan birer varlık olduğumuz için aynı zamanda yaşamımızın kendisini de belirliyor.

“Ben değersizim” virüsüne yakalanmış bir insan hayatına kendini değersiz hissettirecek olayları ve insanları çekiyor. Tüm yaşamı bu duygu selinde boğulmalarla geçiyor. Psikiatristlere gidiyor, koçlara koşuyor (yaşam koçları), yüzeyde görünen sonuçları temizlemeye çalışıyor. Temizlemek diyorum ama öyle kolay da değil. Bir zarınızı temizliyorsunuz sonra alttan çıkan tertemiz dediğiniz alanda da aynı virüsün başka bir hasarıyla karşılaşıyorsunuz. Katman üstüne katman, zar üstüne zar. Ta ki kök duyguyu yani çocukluk kararınızı bulup onu yeniden programlayana kadar. İşte ondan sonrası özgürlük.

“Kök duyguyu bul, sonra yeniden programla” dedim ama bu süreç aslında çok da kolay bir iş değil. Çoğu zaman bu modelin eşliğinde yaşamaya o kadar alışmış oluyoruz ki, her hücremize işlemiş bir kirden temizlenmek gibi bir şey.

“Oley, temizledim” diyorsunuz, sonra bir bakıyorsunuz, bir süredir kullanmadığınız bir olay örgüsünde karşınıza yeniden çıkıyor.  Tam diyorsunuz daha karşıma çıkmaz, sonra bir bakıyorsunuz ki tam karşınızda size gülerek bakıyor.

Bu kadar laf ettim, umutsuzluğa sürüklemeye çalışıyorum zannetmeyin. Sonuçta önemli olan ilk seferinde kök duygunuzu yani virüsünüzü  farketmek. Bundan sonrası eğer iyileşmeye kararlıysanız her karşınıza çıktığınızda yeniden temizleme süreciyle geçiyor.

Bir süre sonra  dost oluyorsunuz, “Yine mi karşıma çıktın, ne haber” gibi konuşabilecek kadar samimi bir ilişki başlıyor aranızda.

 Hastalığı tedavinin ilk basamağı tanı koymaktır. En azından tanıyı koyun sonrasını çözersiniz. Çözemezseniz beraber uğraşırız. (Tabii ki dilerseniz.). Grup ve bireysel çalışmalarımızda ana konumuz bunlarla uğraşmak.

Şifa dileklerimle

 

Erkan Sarıyıldız

Tags:

CEHENNEM BAŞKALARIDIR

by Erkan Sarıyıldız 9. Haziran 2011 20:29

Sartre’ın bir sözünün gerçek anlamını anlayana kadar senelerce kafamı patlattım, düşündüm, taşındım. Seneler  sonra  şimdi gerçekten anladığımı hissediyorum

“Cehennem başkalarıdır”

İlk duyduğumda, sosyal yaşantı ve ilişkilere cehennem denmesi beni rahatsız etmişti. Beraber yaşadığımız insanlarla ilişki içine girdiğimde kendimi  çok iyi hissediyordum. Karşılıklı duygu alışverişi, beraber dost sohbetleri, karşınızdakinden size besleyici sevgi dolu konuşmalar nasıl cehennem olarak görülebilir ki? Sartre’ın her türlü kitabını, yazısını çok beğensem de, Existansializm akımı beni çok etkilese de, sonuçta her düşünür her zaman doğru söylemek zorunda değildir diyerek bu lafı kenara koydum ve yaşamıma devam ettim.

İnsanoğlunun sosyal bir varlık olduğunu, sosyal ilişkilerin bizleri yücelttiğini, ne kadar kişi ile iletişimde olunursa kendimizi daha iyi hissedeceğimizi düşünerek senelerce yaşamımı sürdürdüm.

Zaman içinde bu sürecin beni yönetmeye başladığını hissetmeye başladım.  İnsanlar bana iyi bir şeyler ifade ettiklerinde, beni yüceltici şeyler söylediklerinde, dış görünümümün ne kadar iyi olduğunu, ne kadar zeki olduğumu söylediklerinde o gün boyunca keyfim yerinde gezerken, hakkımda yapılan bir eleştiri, olumsuz bir görüş ruhsal enerjimi dibe düşürürdü. Bir baktım ki ben kendimin değil başkalarının düşüncelerinin, hareketlerinin ivmesiyle bir Everest’in tepesinde, bir yerin en dibinde yaşamımı sürdürmeye başlamışım. Bunun farkındalığına geçtiğimde ne kadar şaşırdım bilemezsiniz.Ben ben olmaktan çıkmış, başkalarının oynattığı bir kukla halinde senelerimi geçirmişim.

Bu hikaye sadece bana mı ait ?

Zannetmiyorum; toplumsal yaşamın içindeki milyonlarcasının hikayesi buna eştir diye düşünüyorum.

“Ben böyle değilim, beni kimse etkileyemez.” diyorsanız hadi gelin bazı kanıksadığımız hareket modellerimizin üstünden beraber geçelim.

Kendinizi çok sağlıklı hissediyorsunuz, enerjiniz zirvede ve sabah işe gittiğinizde bir arkadaşınız “Ne oldu sana böyle, yorgun ve hasta görünüyorsun” dedi. Bittiniz işte  nerede o enerjik haliniz, nerede o sağlık fışkıran yüzünüz. Hemen, en yakın aynaya ulaşmaya çalışıp suratınızı incelemeye başlarsınız. Gerçekten biraz soluk mu görünüyorum? demeye başlar ve bu düşünce bütün gün kafanızda dolaşır.

Çok başarılı bir şekilde bir projeyi tamamladınız. Herkesin bundan övgüyle bahsetmesini beklerken bir iş arkadaşınız

“Proje pek orjinal olmamış, bunun gibi birkaç proje görmüştüm.” dedi. Nerede o zafer kazanan edanız, nerede o dünyaları ben yarattım havaları.

Daha bir çok örneği sıralamak mümkünken, ben gerisini sizlerin zengin hayal güçlerinize bırakıyorum

Tabii bu iki örnekte sizi negatiften vuran örnekler. Bunların farkındalığına geçmek çok kolay. Ya bir de sizi yücelten modeller var. İşte işin zoru burada başlıyor.

Kıyafetiniz çok beğenildi, herkes sizin başarılarınızdan bahsediyor.

“Çok iyi bir arkadaşsın.

“Ben böyle bir eser görmedim, harikasın.”

“Bugün çok yakışıklısın.”

“Bugün pırıltın çok yüksek”

Ve bir çok muhteşem laf. Hadi bakalım kolay gelsin. Ben size bu lafların ilk negatif modellerden daha kuvvetli ve zor tuzaklar olduğunu söylesem sizi şaşırtır mıyım.

Karşınızdakiler sizin hakkınızda istediklerini söylemekte özgür. İlişkilerde, birinin size söylediği , yaptığı herşey sadece kendisiyle alakalıdır. Yani kişi eğer olumlu duygular besliyorsa bunu olumlu yansıtır, eğer o gün kendi içsel sorunlarıyla uğraşıyorsa size olumsuzluk  yansıtabilir. Bu tepkinin sebebi siz değil tepkiyi verenin iç dinamikleridir. Yani aslında ilişkilerdeki tepkileri kişisel olarak algılamak en büyük tuzaklardan birisidir.

“Güzellik bakanın gözündedir” diye boşuna söylememişler. Siz kendi duygusal filtrenizin ardından tepkilerinizi veriyorsunuz. Eğer gerçekten güzellikleri görmeye odaklıysanız güzellikleri görüyorsunuz.

İltifat etmek veya iltifat almak karşısında hoş hissetmek yanlış mı?”

Tabii ki bu lafları duymak güzel, bir taraflarımızı okşayıcı. Bu lafların söylenmesinde ve sizin bunlardan etkilenmeniz de hiç bir sorun yok.  Aslında burada birinin size olumlu veya olumsuz bir iletişimde bulunması sorun yaratmıyor.

Önemli olan, sizin bu söylemlerin karşısında ne hissettiğinizdir. Yani olayın özü başkalarının ne yaptığında değil, sizin bu olayın karşısında içinizde ne  yaşadığınızda yatıyor.

Eğer sizin için bu söylenilenler sizin ruhsal barometrenizi belirleyiyorsa ve tüm hayatınızı bu etkilenmeker üzerine yaşıyorsanız, orada sorun vardır. Sorunun tanısı ise:

SİZ BAŞKALARININ YÖNETİMİNDESİNİZ, DAHA DOĞRUSU YÖNETİLMEYİ SEÇİYORSUNUZ.

Biliyormusunuz, bizler çoğu zaman karşımızdakilere iyi bir şey yaptığımızda, güzel bir şey söylediğimizde, ondan da aynı şeyleri beklemeye başlarız. Hatta çoğu zaman da bunları ileri zamanlar için yatırım olarak yaparız. Sonra da bu beklentimiz  karşılanmadığında dibe vurup karşımızdakine bu beklentimizi karşılamadıkları için kızmaya başlarız. Yani aslında siz size güzel sözler söylensin diye güzel şeyler söylüyorsunuz. Daha da iddialı bir şey söyleyeceğim. Hatta çoğunlukla sevgiyi bile koşullu olarak verme alışkanlığındayız.

Hanginiz karşınızdaki sizi sevmese de içinizdeki sevgiyi sürdürebiliyorsunuz?

Hanginiz  karşınızdaki size vermeyi kesse de vermeyi sürdürebiliyorsunuz?

“Almadan vermek, Allah’a mahsustur.” demişler, koşullu olmayı iliklerimize işlemişler.

Peki şunu biliyormusunuz, siz ne zaman koşulsuz ve karşılıksız vermeye başlarsanız, size daha çok verilmeye başlanıyor.

Biraz dürüst olalım ve silkelenelim. İnsanoğlunun aslında duygusal beslenmesi için dış faktörlere ihtiyacı yok. Kimse sizi beslemese de, siz aynı dinginlikte yaşamı sürdürecek kabiliyettesiniz. Yani bırakın bu “Duygusal olarak beslenmeden yaşam olur mu ?”diye kendinizi kandırmayı.

“”Peki ya duygular, duygusuz yaşanır mı?

Duygusuzluktan bahsetmiyorum. Sadece karşılık beklemeden duyulan hislerin yüceliğinden bahsediyorum.

Eğer siz kendinizi yeterince seviyor, yeterince tanıyor ve yeterince değer veriyorsanız bunu dışarıdan ithal etmenize gerek kalmıyor. Bunu ithal etmek için oyunlar oynama, uzun vadeli yatırımlar yapma gerekliliği bitiyor. Siz gerçek hissettiklerinizi engelsiz ve beklentisiz şekilde yaşıyorsunuz. Seviyorsanız seviyor, beğeniyorsanız söylüyorsunuz.

Söylenilenler sizi sadece kısa bir süre için etkiliyor ve ardından eski dinginliğinize dönüyorsunuz.

Başkalarının değer yargılarının tutsaklığından çıkıyorsunuz, yani orijinal halinize doğuyorsunuz.

İşte o zaman özgürleşiyorsunuz,

İşte o zaman insanların arasındaki riyakarlıklar kalkıyor,

İşte o zaman başkalarının cehenneminden çıkıp kendi cennetinizde yaşıyorsunuz.

Sevgiyle kalın

 

Erkan Sarıyıldız

 

Tags:

NAİF BİR YAZI

by Erkan Sarıyıldız 30. Mayıs 2011 08:56

 

 

 

 

 

Bir ince zerafet,

Bir ince sızı,

Sinmiş içerime bir buruk sevda, bir acı tortu

Sevgi ister, titrer içimde gönül

Biraz narin, biraz solgun, gülden bir koku

 

Ah ah… ne güzeldir eski zamanlar. Sepya rengi fotograflarda yitmiş gitmiş aşklar, o bakıyorum ama baktığım belli olmasın gülüşleri, o bıyık altı belli belirsiz sırıtmalar, ufak kaçamak buseler. Biraz çekingen, biraz naif, biraz  kırılgan… Kendilerini sunuşları, aşkları soruşları…. Andığımda o zamanları eski gramofon sesleri gelir kulaklarıma. Titreyen bir kadın sesi ve çıtırdayan taş plaklardaki o eski demlerin feryatları.

 

Sevdim bir genç kadını , ansam onun adını”

 

Nereden çıktı bu yazı dediğinizi duyuyorum. Sabah sabah bana bu şiiri yazdıran, bu sözleri söyleten nedir diye sorguluyorsunuz kendinizi eminim.

O ince zerafetin kaybolduğu dönemlerdeyiz. Herkes birbirlerine ağzına geleni söylüyor hiç çekinmeden, başkalarının hayatlarını izlemek günlük eğlencemiz oldu, istekler bir emir gibi, küfürler de cabası.

Ağzımızdan çıkan lafın niyeti ne olursa olsun, söylenme biçimi, söz vurgusu, tarzı o kadar önemliyken ve sözün içeriğini o kadar farklı hale getiriyorken, bu özensizliğimiz niye?

“Seni Seviyorum” denildiğinde söylenilen sözden çok, bu sözün altında yazan altyazının daha önemli olduğunu bilmiyor muyuz?

Sevginin sadece sözle değil, gönülden bir akışla iletilebildiğini, bazen ufak bir bakışın, bir ince sözün dünyalara bedel olduğunu her an deneyimlemiyormuyuz?

İlişkilerdeki bu yozlaşma, bu kavga neden?

Diyeceksiniz ki dünya artık eskisi gibi değil, bu tip inceliklerin devri geçti. Teknoloji, kaos çağında yaşıyoruz, bu tip yaklaşımlar sadece modası geçmiş eski roman klişeleri.

Bireyselliği öne çıkaran bir dünyadayız biliyorum.

Aynı zamanda, bireyin önce kendisini gerçekleştirmesi, önce kendisini çalışması ve hayatın merkezine kendisini alması gerektiğini söyleyen onlarca yazı yazdığımı da biliyorum.

Hepimizin bireysel dönüşümlerimizi deneyimlediğimiz alanların ilişkiler olduğunu, bize bizle beraber yaşayan kişilerin ayna tuttuğunu unutmamalıyız.

 Kendimizdeki değişim çalışmalarımızı, hayatımızı daha güzel, daha farkındalıklı, daha yüksek enerjili hale getirmek için yaptığımızı unutmayalım.

Ana amaç, egoist yaşamlar yaşamak  değil, tüm insanlığın bütününün yükselmişlik içinde yaşamasını sağlamak olmalı.

Yanınızdaki, etrafınızdaki kişilerin, hatta ilişkiniz olmasa bile aynı dünyayı paylaşma onurunu duymanız gereken tüm insanlıkla, çevreyle, doğayla ilişkilerinizi zarif bir şekilde yaşamanın ne sakıncası olabilir ki?

Yaşamın özünü yükseltmek için birazcık özen göstersek neyimiz eksilir?

Evet bence işin sırrı özende yatıyor.

Bireysellik deyip, işi “Sadece ben varım” alanına geçirmek, işin özünü tam anlamamaktır.

Gelişmiş ruhlar olarak yaşamlarımızda da bu gelişmişliği hissettirmeliyiz.

Çünkü yaşam bu özeni hakkediyor.

Çünkü insanlar bu inceliği hakkediyor.

Çünkü yaşamak çok güzel.

 

Uhuletle ve Suhuletle kalın.

 

Ahbabınız Erkan

 

 

Tags:

Erkan Sarıyıldız

1970 yılında Adana’da doğdum. Ardından yoğun bir eğitim süreci, İstanbul Tıp Fakültesi, İç hastalıkları Uzmanlığı ihtisası yaptım. Evliyim ve bir kızım var.

Herşey Üniversite sırasında Nietzsche ile tanışmamla başladı. Ondan önce öğretilmiş, kurgulanmış dogmalarla ne kadar rahattım. O deli görünüşlü Zerdüşt adamın öğretileriyle tüm dogmalarım yıkılıp darmadağın olmuştu. Ardından önce kendimi, toplumdaki yerimi sorgulamalar, ben kimim amacım ne sorularına cevap vermek amacıyla seneler seneler...

Yazı Listesi

Yayınlanan Yazılar

Etiket Bulutu

    Widget Twitter not found.

    Root element is missing.X